altıncı his: sezgi


psikanaliz, psikiyatri / Cuma, Ocak 5th, 2018

                                             “Evrenin en anlaşılmaz özelliği, anlaşılabilir olmasıdır.” / A. Einstein

Yakın geleceğe dair bilim-kurgu öğeleri barındıran “Her” (Aşk, 2014) filminde, yalnız ve mutsuz bir adam olan Theodore ile yapay zekâ arasındaki imkânsız aşk anlatılır. Filmi izleten, yapay zekânın, insan zihninin özelliklerine sahip olduğu fantezisidir. Yani insan bilinci taşıyan soyut bir varlık tasarlanır. Oysa bedenimiz olmadan bilincimiz de olamaz.

Bilinç ve Algı

İnsana özgü bilinç kendimizde ve çevrede olan biteni fark ettiğimizi fark etmektir. Yani bilinçli olduğumuzun (bilinçli olan ben’in) bilincinde olmaktır. Ben bilinci için de bütünlüklü bir beden ve o bedene dair duyumları toplayıp birleştiren bir sinir sistemi gerekir. Sinir sisteminin merkezi olan beyin, içeriden gelen uyaranlarla dışardan gelen uyaranlar arasındaki uyumu sağlar.

Beş duyumuzun (görme, işitme, tat, koku, dokunma) temel işlevi, dış dünyadan gelen uyaranları, özelleşmiş duyu organlarıyla (göz, kulak, dil, burun, deri) toplayarak beyine iletmektir. Büyükelçiler gibi çalışır duyu organları, dışarda olup bitenin şifrelerini çözerek, içerinin anlayabileceği bir biçime çevirir. Beyin, tüm bu verileri toplayıp sentez eder ve karar verir. Diğer memeliler de anlık uyaranlar için bunu yapabilir (çekirdek bilinç). İnsanı farklı kılan, algıların bellekle yoğurulmasıdır (genişletilmiş bilinç, Damasio) (91). Algı kuru bilgidir oysa idrak girdinin geçmişle birlikte yorumlanmasıdır. Duyu veriyse idrak analizdir ve gelişmiş bir zihnin/belleğin getirisidir.

Bellek ve Bilinçdışı

Hatırlama, depolama, öğrenme gibi karmaşık bileşenleri olan bellek, işlevsel olarak üç kategoride incelenebilir. Anlamsal bellek, dünyaya dair ansiklopedik bilgilerimizdir: köpekler havlar, dört mevsim vardır vb. İşlemsel bellek algısal-motor becerilere dönük bellektir. Yürümek, araba kullanmak gibi öğrenilmiş becerileri içerir. Örtük öğrenmeyle ilişkilidir ve pekiştiğinde “bilincin” dışında kalır. Yani araba kullanırken nasıl araba kullandığımızı düşünürsek (bilince çıkarmaya çalışırsak) arabayı kötü kullanmaya başlarız. Epizodik bellek, geçmiş deneyimlerin duygularıyla birlikte hatırlanması, bir nevi yeniden yaşantılanmasıdır (92). Günlük dilde belleği daha çok bu anlamda kullanırız. Kişisel olayların hatırlanması olduğu için oldukça özneldir. Çekirdek bilinçten genişletilmiş bilince yolculuktur. İnsan evriminin sıçrama aşamalarından birinin epizodik belleğin gelişimi olduğu düşünülür. Epizodik bellekle geçmişteki benzer deneyimleri güncelin hizmetine sokar ve kendimize dair bütünlüklü bir tarihe sahip oluruz.

Sezgi

Sezgi en genel anlamıyla, gerçekliği dolaysız olarak (içten ya da içeriden) kavrayabilme, tanıyıp bilme yetisi olarak tanımlanır. Felsefede gerçeğin/özün deneye veya akla vurmadan doğrudan doğruya kavranması anlamına gelir. Elimizde yeterince bilgi olmadığında sezgiye başvururuz. Popüler kültürde altıncı his olarak adlandırılan ve modern yaşamda önemli bir rolü olan sezgi nasıl işler? Sezgisel olan bilinebilir mi? Psikolojik belirleyicileri nelerdir? Bizi sezgiye yaklaştıracak kavramlarla başlayalım: empati ve öngörü.

Kohut, empatyi, içgörü (iç dünyanın analizi) ve görü’nün (dış dünyanın, ötekinin analizi) bir bireşimi olarak tanımlar. Empati ötekiyle kurulan “anlık” bir köprüdür ve yorumlanan bilgi duygudur. Empati ilişkilenmeyle ilgilidir ve bir deneyimdir. Odağ, öngörüyü dışa/geleceğe yönelik bilişsel bir etkinlik olarak tanımlar (93). Yani öngörüdeki bilgi daha çok düşünceler/fikirlerdir ve öngörmek yordamak, geleceği tahmin etmektir.  Örneğin evine hırsız girmiş birine “İnsan tecavüze uğramış gibi hissediyor” demek empati ise “ Hırsızlar tekrar bu eve girmezler” demek öngörüdür. Öngörü bilinç düzeyinde gerçekleşirken, empati ve sezgide bilinçdışı/bilinçöncesi süreçler işler. Öngörü tahminse, sezgi kavrayıştır. Basit bir deneyle bu kavrayışı açıklayalım:

Iowa Kumar Testi’nde, psikologlar deneklere dört deste kâğıt verirler ve destelerin kazanç açısından farklı olduklarını söylerler. Deneklere söylenmeyen iki riskli destenin kısa vadede yüksek kazanca/kayba, uzun vadede kayba neden olduğu, diğer iki güvenli destenin ise kısa vadede küçük kayıp/kazanca, uzun vadede kazanca neden olduğudur. Nörolojik açıdan sağlam denekler kısa sürede güvenli destelerden kâğıt çekmeye başlarlar. Deneklerin neden güvenli desteyi seçtiklerine dair bilinçli fikirleri yoktur, içlerindeki sesi dinlediklerini söylerler.

İnsan zihni görünenden çok daha karmaşıktır. İdrak ettiklerimizden fazlasını algılar, hatırladıklarımızdan fazlasını unuturuz. Fakat kaybolduğunu zannettiklerimiz zihnimizin derinliklerinde depolanır. Sezgi (ve yaratı), bilince çıkmayan verilerin bağlantılarını kurabilmektir. Sezmek, geçmişteki deneyimlere dair duygu izlerini takip edebilmek (epizodik bellek) ve örtük öğrenmeyle ilgili görünmektedir.

Epizodik bellekten sorumlu beyin yapısı hipokampus, duygusal yaşamın merkezi olan limbik sistemin de yapı taşıdır. Çift taraflı hipokampus zedelenmelerinde anıların duygusal izleri bilince çıkmaz. Örneğin elinde iğne olan doktorla tokalaşan hasta, bir müddet sonra, gerçek nedenini bilmeden, elini kaçırır. Hatırlama; kodloma, depolama ve geri çağırma aşamalarından oluşur; hipokampus geri çağırmadan çok kodlamayla, kuru hatıradan çok duygu izleriyle ilgili görünmektedir. Yaşadıklarımızı deneyime hipokampus yardımıyla dönüştürürüz. Hipokampusteki sinir hücreleri, stres sırasında salgılanan glukortikoidlerin reseptörleri açısından zengindir. Yani epizodik belleğimiz stres durumlarından çok etkilenir. Antidepresan tedavisinin de terapinin de hipotalamustaki sinir hücrelerine iyi geldiği (iletişimi arttırdığı) saptanmıştır.

Psikanaliz

Bir tedavi olarak psikanaliz epizodik bellekle işbirliğini gerektirir. Duygu izleri üzerinden yeni bir otobiyografi hedeflenir. Terapi belleği işlek hale getirir ve hastalar geçmişi daha çok hatırlamaya başlar. Psikanaliz, bastırılmış/unutulmuş/bilinçdışı olanın peşindedir, çünkü insanın tutum ve davranışlarında bilinçdışı süreçlerin bilinçli süreçlerden daha baskın ve önemli olduğu savına dayanır. İlk ortaya atıldığında tepkiyle reddedilen bu sav, kendimizi bilinçli olarak yönettiğimiz yanılsamasına ağır bir darbedir. Kendine has yöntemlerle (serbest çağrışım, aktarım, rüyalar vs.) bilinçöncesi ve bilinçdışı süreçleri tespit eden Freud’un fikirleri bugün karmaşık nöropsikolojik testlerle de doğrulanmış, tutum ve davranışlarımızda bilinçdışının payı oldukça yüksek (%80-95) saptanmıştır. Fark edemediklerimiz (bilmediklerimiz), fark ettiklerimizden (bildiklerimizden) çok daha fazladır.

Beş duyu dış dünyadan (açık), altıncı his iç dünyadan (örtük) veri bildirimidir. Nasıl bakmakla görmek, işitmekle duymak, algıyla idrak aynı şey değilse bilmekle sezmek  de aynı şey değildir. Sezgileri kuvvetli olanlar havayı iyi koklayanlardır. Verili bilgiyi değil, gizil olanı da kavrayabilen, geçmişin izlerini sürebilen kişilerdir. Bu anlamda terapistlerin de kuvvetli sezgilere ihtiyacı olduğu söylenebilir. Terapi, zihnimizin ve kişisel tarihimizin derinliklerine yapılan bir yolculuk olarak özetlenebilir ve örtük bir biçimde birer yetenek olan empati ve sezgiyi geliştirmeyi vaat eder. Sezgi ve empati olmadan yaşam (ilişkiler) fakirleşir…

Einstein ile başladık, onunla bitirelim:

“Sezgisel akıl kutsal bir hediye, rasyonel akıl ise sadık bir köledir. Biz, hediyeyi unutup köleyi onurlandıran bir toplum yarattık.”