amerikan sapığı


psikanaliz, sinema / Salı, Kasım 13th, 2018

Amerikan Sapığı, 1991 yılında yayımlanmış ve ülkesinde büyük sansasyon yaratmış aynı adlı romanın, iç piyasa hedeflenerek çekilmiş, iyice kotarılmış bir uyarlaması. Sinema eleştirmenleri tarafından fantastik olanın, gerçeğin önüne geçtiği bir seri katil filmi olarak sınıflandırılmış. Film ve roman bekleneceği gibi okurları ve izleyenleri ikiye bölmüş: çok beğenenler, hiç beğenmeyenler, ucuz bulanlar, kült mertebesine ulaştığını söyleyenler… Romandaki göndermeleri, şiddet ve vahşetin yarattığı etkiyi –ki filmdekinden çok daha fazlası vardır- yumuşatmak isteyen yapımcıların bu nedenle kadın bir yönetmenle çalışmak istedikleri söylentisi sanal âleme sıçramış. Ancak bana göre romanda vurgu yapılan çeşitli temaların atlanması (medya, aile), bilindiği varsayılan bir hikâyenin iç piyasaya sunulması ve roman uyarlamanın zorlukları gibi etkenlerden dolayı film bazı boşluklar içeriyor. Ayrıca film seyirciyi, bile isteye bazı boşluklara itiyor.

 Yazar Bret Easton Ellis 1964 Los Angeles doğumlu, müzik eğitimi sonrası birkaç grupla çalıştıktan sonra yazarlığa soyunmuş. “Amerikan Sapığı” ikinci romanı, yirmi dört dile çevrilmiş ve bazı sıralamalarda XX. yüzyılın en önemli yüz eseri arasında gösterilmiş.(Türkçe çeviriyi Radikal’in sinema eleştirmeni Fatih Özgüven’in yaptığını da belirmeliyim).

 Öndeyişinde Dostoyevski’nin “Yeraltından Notları”ndan (“Okurun gözleri önüne, yakın geçmişimizin karakterlerinden birini getirmeyi diledim. O hala aramızda gün doldurmakta olan bir kuşağın temsilcisidir. Aşağıdaki parça onun hayatındaki bazı gerçek notlardan oluşacaktır”), Judith Martin’in “Bayan Adab-ı Muaşeret”inden (“Uygarlıkta her zaman bazı kısıtlamalar olmak zorundadır. Her içgüdünün peşinden gidersek, şu anda birbirimizi boğazlıyor olurduk”) ve Talking Heads’ten (Ve her şey zıvanadan çıkarken / Hiç kimse fazla aldırış etmedi”) alıntıları vardır.

 Gerçekten de her şeyin zıvanadan çıktığı hissini uyandıran bir zaman-mekanda geçer Patrick Bateman (P.B.)’ın hikayesi: II. Reagan döneminde, neoliberal sağ politikalarını sertleştiği, metropollerdeki zengin ile fakir arasındaki uçurumun büyüdüğü, adli suçların, uyuşturucu madde kullanımının arttığı, AİDS’in korku salmaya başladığı, medyanın günlük yaşam üzerine etkisinin giderek arttığı, popüler kültürün büyük kitleleri ele geçirdiği, teknolojinin (walkman, VHS video, program kaydedici, çok kanallı telefonlar, müzik setleri) günlük hayata hızla sirayet ettiği, seri katil Ted Bundy’nin idama mahkum edildiği, Sefiller müzikalinin kapalı gişe oynadığı 1980’li yılların sonlarında New York’ta. P.B. yaşadığı dönemi şöyle yanımlar: (sf. 454, 500) “Bunlar korkunç zamanlar… Masumlara göre değil”.

 Kimdir P.B? Kim sorusu sorulabilir mi onun için? Nedir, nasıldır, ne zamandır, niçindir? Ne kadar yaklaşabiliriz ona, ne kadar anlayabiliriz. Kendisine dokunamayacağını söyleyen, sahte, var olmadığını iddia eden birini nasıl çözümleyebiliriz? Var mıdır P.B…     İlk söz hakkını ona verelim (sf.493): “… bir P.B. fikri var, bir çeşit soyutlama, ama gerçek ben yokum, sadece bir varlık, hayali ve soğuk bakışlarımı gizlesem de ve el sıkışırken etimi hissetseniz de ve belki yaşam tarzlarımızın bile benzer olduğunu düşünseniz de: Ben burada değilim, o kadar. Ben kendim bir mamul, bir sapkınlık, bir yanılgıyım. Ben temas noktaları olmayan bir insanoğluyum. Kişiliğim kabataslak ve oluşmamış, kalpsizliğim oldukça derinlere gidiyor ve ısrarlı. Vicdanım, acıma hissim, umutlarım eğer var idiyse, çok zaman önce kaybolup gittiler. Beni deliliğe, denetim dışına, kötülüğe, acımasızlığa, mutlak bir kayıtsızlıkla giriştiğim bütün şiddete bağlayan ne varsa hepsi şu an arkamda duruyor. Gene de suç bulunamaz bana. Kötülük olunan bir şey midir? Yoksa yapılan bir şey mi?”

 Filmi defalarca izlemeye, romanı güç-bela bitirmeye çalışırken; kimi zaman haberleri izlediğimde, klinikte bazı vakalarla karşılaştığımda, bazen sokakta yürüdüğümde de hissettiğim zehir gibi acı bir umutsuzluğa ve karamsarlığa kapıldığımı fark ettim. Şiddetle, saldırganlıkla örülü, kendini ve ötekini anlamaya çalışmayan birine nasıl yaklaşabilirdim. Çok geçmeden umudu dürtmek zorunda olduğumu anladım, şiddetin ve yıkıcılığın antidotu umudu.

 I- YÜZEYDE GÖRÜNENLER

 P.B. 27 yaşındadır. Harward mezunudur. Paranın kalbinin attığı Wall Street (WS)’de bir finans şirketinde yönetici pozisyonunda çalışmaktadır. WS’te çalışan genç ve başarılı kuşağın bir prototipidir. Birbirinin fotokopisi çalışma arkadaşlarıyla benzerlikleri, farklarından çok daha fazladır- zaten film boyunca ‘yuppie’ler birbirini karıştırır ( P.Allen Marcus, Hamilton Mcloy, Carter da Davis der P.B.’a). Yıllık geliri 150 bin dolar civarındadır. Aslında para için çalışmaya hiç mi hiç ihtiyacı yoktur. Babası, yazarın babası gibi oldukça zengindir. Eveleyn bunu ona hatırlatınca sadece “düzene uymak” istediğini söyler.

 Aslında onu tanımak için öğrenmeye can attığımız şeylerden mahrum kalırız. Geçmişine dair oldukça az öğe vardır filmde. Romanda ek olarak kendisinden birkaç yaş küçük, sistem içine girmemiş, aylak, boş vermiş, hayat felsefesini “rock’n roll” olarak özetleyen -yani P.B’ndan çok farklı ve sönük- bir erkek kardeşi olduğunu ve annesinin psikiyatri kliniklerinin müdavimi olduğunu öğreniriz. Nasıl bir ailede yetişmiştir P.B? Annesiyle, babasıyla ilişkisi nasıldır? Çocukluğu nasıl geçmiştir? Bu soruların yanıtları saklanır, filmin göndermesi toplumsal olanadır. Filmde aile mefhumu yoktur, gerçekten aile kurmaya niyetli biriler de yoktur. Her koyun kendi bacağından asılır.

 Biz P.B.’ı sözde seçimleriyle biliriz. Fonetiği simetrik adresinde, Tom Cruise ile aynı binada oturmaktadır. Evinde beyaz mermer ve granitten yalancı şöminenin üzerinde dev boyutlarda, David Onica vardır (Sahip olmaktan gurur duyduğu bu tabloyu, evine gelen üniversiteden arkadaşı ters astığını söyleyince, indirir ve yerine yenisini asar). Toshiba televizyon, Wurlitzer 1015 müzik kutusu, Sony dijital çalar saati, Sottsass telefonu, Sienna halısı, Fortunaoff küllükleri vardır. Ralph Lauren boxer ve bornoz giyer. Polo gömlek, Calvin Clein, Valentino vs. markalı kaliteli takım elbiseleri seçer (Kuru temizlemecide yazdığı gibi “daha iyi giyindiğinde daha iyi hisseder”). Rembrant diş macunu, Probright diş cilalayıcısı, Nutrient Complex saç besleyicisi kullanır. Vücudunun her parçası adeta bir markaya parsellenmiştir. Bedenine evine davrandığı gibi davranır. Pahalı ve kaliteli şeyleri tasarımladığı boş bir alandır bedeni. Haryy’s’te, Nells’te, Tunnel’de takılır. Televizyonda, oldukça sıra dışı konu ve konukları olan Patty Winters Show’un sadık izleyicisidir. İçkilerden sek J&B, uyuşturuculardan kokain favorisidir.  İçkinin kalitesinden, yemeğin lezzetlisinden kadının güzelinden anlar. Ucuz olan hiçbir yemeği yemez, giysiyi giymez, çirkin olan hiçbir kadınla ilgilenmez. Jane’e ve diğerlerine nasıl giyinmesi gerektiğini bildirir. Evindeki, bürosundaki tüm eşyalar, giydiği giysiler, yediği yemekler hatta arkadaşları birer markadır. Tüketilecek, kullanılacak metalar. İyi veya kötü, ucuz veya pahalı, boş veya dolu-hepsi bu kadar.

 Evinde siyah-beyaz renkler hâkimdir, bürosunda da. Soğuk, mesafeli ve zıt renkler. Ara renkleri içermez.  Kusursuz bir düzenin, takıntılı bir estetin ürünü, şişmiş kendiliğinin uzantısı mükemmel mekânlar yaratır veya bulmaya çalışır. Herkesin ulaşamayacağı, ayrıntılarla eşsizleşmiş yemekler yer, herkesin giremeyeceği gece kulüplerinde eğlenmeye çalışır. Ama en iyisi Dorsia’dır. Camdan fanuslar arasında yolculuk yaparken walkmanı onu izole etse de sokağa karışır. Yüzeyel ve sahte dünyalar arasında dolanırken sokakta karşılaştığı her şeyi öldüresiye aşağılar, onun mükemmelliğine uymayacak her şeyden (dilencilerden, azınlık üyesi kuru temizleyiciden, İranlı taksicilerden) tiksinir, hatta yok eder.

 Gösterişli biridir P.B. Yakışıklı, etkileyici, karizmatik ve bazen kışkırtıcı. Cam kafesin içindeki dokunulmaz bir mücevher gibi. Kusursuz bir diksiyonu vardır, kelimeler ağzından bankamatikten yeni çekilmiş, gıcır gıcır banknotlar gibi çıkar. Mükemmel görünmek için çok çabalar (solaryuma gider, günde 1000 mekik çeker, manikür yaptırır) ve çok para harcar. Bulunduğu durumla yetinmez, sürekli performans göstermesi gerektiğini düşünür. Jane çok iyi göründüğünü söylese de ‘her zaman daha zayıf ve iyi görünebileceğini’ söyler. İmaj çok önemlidir. Dışarıdan nasıl göründüğüne çok önem verir: bedeninin giysilerinin, saç tıraşının, gülümseyişinin nasıl göründüğüne dair çok kafa yorar.  Aynalamalara-yansımalara ihtiyaç duyar: en çok da idealize ettiği kişilerden. Jane’in, Luis’in iltifatlarına karnı toktur. Kendisine hayran olanların beğenisini önemsemez. Luis’e karşı tavrı Narkisos’un Eko’ya davranışından farklı değildir. Zaten bu “gölge”lere karşı oldukça soğuk ve mesafelidir. Onları kandırır, sömürür. Kolaylıkla yalan söyler, yalanın kaliteli olmasına bile gerek yoktur: videokasetleri iade edecektir. Zihni tamamen kendi ile meşguldür. Courtney’in sigara içip içmediğine “dikkat etmemiştir” örneğin. Uzun zamandır yanında çalışan Jane’in gerçekliği ile ilgili bir fikri yoktur.

 Başarılı olmasına başarılıdır ama P.Allen’in Fischer hesabına haset ve kıskançlıkla göz koymuştur. Belki de kimliklerin bütünleştiğini his ettikleri kartvizitleri rekabet konusu olur. Önce takdir almak için kendi kartvizitini gösterir ama P.Allen’in kartvizitine hayran kalır. Aslında dış görünüşleri gibi, kartvizitleri de birbirlerine çok benzer (tıpkı hepsinin American Express platin kredi kartına sahip olması gibi). Seçici ve çarpık bir algı olmadan aradaki farkların değerini anlamak mümkün değildir. İki düşman P. Allen ve Luis kartvizitlerini teşhir ederek şanslarını zorlar. Kartvizitlerinin kendisininkinden daha çok beğenilmesini ağır bir değersizleştirme olarak yaşantılar. Hızlı ve şiddetli bir hiddetle kaplanır. Bu duygularla baş edemez, kini büyür ve intikam almak ister.

 Dünya adeta idealize edilen krallar, deaidealize gölgeler ve düşman krallardan oluşur. Kazananlar ve kaybedenlerden, sefillerden ve zenginlerden. T.Price’tan “hayatımdaki tek ideal insan” olarak bahseder. Aslında Price, gece klubünde trabzana çıkıp herkese küfür ettikten sonra kaybolur ve psikiyatri kliniklerinde tedavi görür. P.Allen düşman kraldır. Nişanlısı, arkadaşları, sekreteri, kardeşi de birer gölgedir. Ayrılık konuşması sırasında sana nasıl hitap etmemi istiyorsun diyen Eveleyn’e içinden “Bana kral demeni istiyorum” der. Bu kendinden menkul bir statüdür. Emek harcamakla, hak etmekle bir ilgisi yoktur. Şişirilmiş balondandır  tahtı. En küçük eleştiri, başarısızlık, değersizlik iğnesini batırıp, P.B.’ı tahtından eder. Jane ile evindeyken, nişanlısından gelen alaycı telesekreter mesajıyla yıkılır, tüm potensini kaybeder.

 Bir başkasını anlayamaz-anlamaya çalışmaz. Kendisine eşcinsel bir sevgi ve hayranlık duyan Luis’i, Jane’i, Eveley’i veya herhangi bir başkasını. Kadınlar aptal-fahişe, eşcinseller i.dir. Sokakta gördüğü güzel bir köpeği, sırf sahibi eşcinsel diye boğazlar. Luis ona dokununca ne yapacağını şaşırır, eldivenini bile yıkamaya çalışır. Aslında çevresindeki hiç kimsenin ötekini anlamak gibi bir derdi yoktur. Herkes kendini odağa koyar. Birer uydu gibi çevresindekileri yörüngesine yerleştirir. Öteki bir uzantıdır. Bazı arzuları doyuran veya doyurmayan. Bir başkasının varoşlu, özgünlüğü, farklılığı algılanmaz. Kavramaya yönelik derinlikten eser yoktur, asıl önemli olan yüzeyel sembollerdir.

 Canlı veya cansız herhangi bir nesneyle sevgi bağı kuramaz. Dokunmaz-dokunulmaz. Romantizm güçsüzlük, saçmalıktır. Ağzından tek bir sevgi sözcüğü çıkmaz. Yaşanmışlıklar nesnelere değer katmaz, tarih oluşturmaz, ilişkiyi sağlamlaştırmaz. Hayranlık duyulacaklar veya hayran olanlar vardır. Hayranlık açıkça büyüklenmeci kendiliğin yansıtılmasıdır. Yansıtan yüzeylerde arar durur bu şişmiş kendiliği. Sevgi uzak bir ülkedir. Önemi ve değeri olmayan. Bu nedenle Jane’in “hiç birini mutlu etmeyi denedin mi?” sorusuna cevap veremez. Anlayamaz çünkü. Nişanlısından ayrılırken birbirleri için çok önemli olmadıklarını düşündüğünü söyler- ortak tarihi reddeder. Bağlanmak büyük korkudur. Çünkü bağlanmak anlamak, yakınlaşmak, emek harcamak, başkalarından vazgeçmek demektir. Yüzeyde bağlılık gibi görünen çarpık ilişkiler kurulur. Courtney’in seks dışında onunla sürekli bir ilişkiye gereksinim duyduğunu anlamaz. Kendisiyle –aynayla- ilişki içindedir P.B. Aynaya “çok hoş görünüyorsun” der. Kadınlar güzel ve çirkin olarak ikiye ayrılır. “İyi karakterli” kız yoktur. Kadınlar son tahlilde birer seks kölesidir. Porno filmlerde oynarlar veya P.B. onlarla kendi porno filmini çeker. Çok biçimli cinsel sapkınlıklarla, bütün ayrıntıları planladığı sahnelerle tahrik olabilir ancak. Bir kadından beklenen kendine olan hayranlığını yansıtmasıdır. Evine getirdiği eskortların P.B. efsanesini bilmemesine şaşırır ve kızar. Şişirilmek için yeni nesneler arar. Sapkın cinsel birleşmeler de doyum vermemeye başlar artık.

 Sahte ilişkileri içinde yaşar. Yapay tutumlar, tavırlar takınır. Sahte yüceltmelerle etkili olmaya çalışır. İlk bakışta müziğe ilgi duyduğunu, bazı grupları sevdiğini ve müzikten anladığını düşünürüz. Fakat yüzeyde görünen yanılsamadır. Banttan müzik dinler, canlı müziği sevmez. Çünkü canlı performans mükemmel olamaz. Ayrıca canlı müzik dinlemek, konsere gitmek, özdeşleştiği idolleri paylaşmak demektir. Anlamadığı müziği değersizleştirir. Peter Gabriel’li Genesis’i entel bulur. Genesis’in hortumcu siyasileri eleştiren paraçalarından, Whitney Houston’un saygı, karşıdakini anlama mesajı veren şarkılarından kendinden geçmişçesine söz eder. Oysa müzikten/sanattan beklediği “erişilmezliğin destansı rahatlaması”dır, hayran olduğu olmaktır. Siyaset üzerine konuşmaları tam bir kandırmacadır, yaşamında yaptıklarının tam tersidir. Güzel ve etkili konuşmak için cümleleri sıralar. Belagat kitleleri hayran bıraktıracak etkili bir silahtır. Ne sanat, ne de siyaset hayatını zenginleştiremez.

 II- BİRAZ DERİNLİK

 Yüzeyde görünenler en iyi ihtimalle P.B.’ı betimlemeye yeter, ama onu anlamamız için biraz daha derine inmemiz gerekir.

 Yoğun değersizlik hissiyle doludur P.B. En başta kendini sevemez, değerini biçemez Ötekinin nefesiyle şişip sönen bir balon gibidir. Kendine dair bir fikri, bütünleşmiş bir kimlik algısı yoktur. Kendini ve dünyayı tanımaz, kurulmuş bir robot gibi davranır. Hatta söylemde “hayır istemiyorum”un yerini negatif, “evet, istiyorum”un yerini pozitif alır. Hayat, istekler, tutumlar birbirini tekrar eden kişilerden veya bunları besleyen kitaplardan ve televizyondan öğrenilir. Sürekli ve hızla değişen dünyaya yetişmek için yeni programlarla “uptade” edilmesi gerekir. Seçimlerden söz etmek mümkün değildir. “Out” olanlar çöpe, “in” olanlar içe atılır.

 “Akademiye Bir Rapor”da Kafka, insanlaşan bir maymunu alegorik bir dille anlatır. Maymun bir çıkış yolu bulmak için, sadece bunun için, taklit ederek insanlaştığını anlatır akademiye. İnsan maskesi takmak, kalabalık arasında insan gibi görünmek için yeterlidir.

P.B. da maskesinin ardından aynaya yansır: (sf:370) “Bütün insan özeliklerine  -et, kan, saç- sahiptim, ama insanlıktan çıkmışlığım o kadar yoğundu, o kadar derinlere kök salmıştı ki, normal merhamet hissi duyma kabiliyetim tamamen silinmiş, ağır ağır, amaçlı bir kazınıp silinmenin kurbanı olmuştu. Sadece gerçeklik taklidi yapıyorum, kaba hatlarıyla bir insan taklidi, işleyen, aklımın sadece uzak, karanlık köşesiydi. Korkunç bişeyler oluyordu ve ben bunların neden olduğunu anlayamıyordum”.

 Bu kimlik ve kendilik karmaşası içinde yoğun bir boşluğa düşmüştür. Yaşamını “hayat müsveddesine” veya  “perdeye kötü aktarılmış bir film”e benzetir. Kendini sapkın bir ürün, bir yanılgı olarak görür.

 Kendilik tasarımı, dünya tasarımına da yansır: (sf:491)” …Arzu anlamsız. Zeka hiçbir şeyi iyi edemez. Adalet öldü. Korku, yakınmak, masumiyet, ilgi, suç, ziyan, başarısızlık, keder artık hiç kimsenin gerçekten hissetmediği duygulardı. Düşünmek yararsız, dünya anlamsız. Kötülük dünyanın tek sürekliliği. Tanrı yaşamıyor. Aşka güvenilmez. Yüzey, yüzey, yüzey, insanın anlam bulabildiği tek şey yüzey. Benim gözümde uygarlık buydu, devasa ve tırtıklı bir bıçak ağzı gibi…”

 Hayatın bir anlamı, yapısı veya amacı yoktur: “dünyaya lanetler yağdırıyorum ve de bana öğretilen herşeye; ilkelere, seçkinliklere, seçimlere, ahlak derslerine, uzlaşmalara, bilgiye, birlik olmaya, dua etmeye… Hepsi yanlıştı, hiçbirinin kendi başına bir amacı yoktu” der P.B.

 Bütün tatminler yetersizdir. Haz aldığına, mutlu olduğuna dair tek bir kare göremeyiz. Boşluk bir kara delik gibi kaplar P.B.’ı. Köksüz, nedensiz kalakalır. Hayatın ona sunduğu iki seçenek vardır: “uy veya öl!”

 III- DERİNDEN YANSIYAN

Kahin Triesias’a Narkisos’un çok yaşayıp yaşamayacağı sorulur. “Uzun yaşayabilir, kendini tanımazsa eğer” der Triesias.

 “Amerikan Sapığı”nda narsisistik kişilik bozukluğu olan P.B.’ın hikâyesi anlatılır. Adeta filmin başından sonuna analiz edilir P.B. Filmin başında narsisitik kişiliğin yüzeyel görünümü ile karşılaşırız: pürüssüz bir sosyal uyum, mesleki başarı, derli-toplu bir yaşam. Arada iç monolog (barda barmene, kuru temizlemecide uzak doğulu kadına, restoranda P.Allen’a) şeklinde şiddet ve saldırganlık çıkar. Filmin ilerledikçe sınır düzeyde işlev gördüğünü anlarız: kaygı tahammülü eksikliği, dürtü denetim bozukluğu, madde kullanımı, çok biçimli sapkınlık, öfke ve saldırganlık belirginleşir. Filmin sonlarına doğru da kendiliğin çözülmesi biçiminde görülen psikotik bir tabloyla karşılaşırız. Daha sonraları “takip sahnesi” olarak adlandırdığı, bürosuna gidip avukatının telesekreterine –yoğun bir duygusal boşalım eşliğinde- itirafta bulunmasıyla son bulan gece gerçeklikten iyice kopar, çözülür.  Gerçek ile fantezi, ben ve o birbirine karışır. Oral hiddet, şiddet ve saldırganlığını kontrol edemez. Şiddeti onu ele geçirir, kontrolünü kaybeder ve ehliliğin zıt kutbu vahşiliğe sürüklenir. Önce silahlı cinayetler işler P.B. Sonra öldürmek hiddetini yatıştırmaz, cesetleri parçalamaya, cesetlere tecavüz etmeye başlar. Şiddetin dozu arttıkça silahsız cinayetler gerçekleştirmeye başlar. Son aşamada cesetleri pişirip yemeye… “… derken meşum zevkim tavsıyor ve bütün bu olup bitenlerde bir avuntu bulamayarak kendime ağlıyorum, bağıra bağıra ağlıyorum, hıçkırıklar içinde, “ben sadece sevilmek istiyorum, diyorum, dünyaya lanetler yağdırıyorum… Kendi bomboş suratımı gözümün önüne getiriyorum..”

İtirafın anlamı yoktur; gerçek değildir-ölümlerde. Tek gerçek içindeki şiddettir. Bu şiddetti dile getirmesi arınmasını, kendisini anlamasını sağlamaz. Tıpkı Narkisos gibi cezası onu ele geçirmiştir.

 IV- NEDEN-SONUÇ

Filmin ismi bizi etiyolojiye götürür. Söz konusu olan “amerikan” sapığıdır. Bu da tescilli bir markadır. Roman ve film tarihsel olana gönderme yapar. P.B. belirli bir zaman diliminde, belirli bir toplumsal düzenin ürünüdür.

 Filmin en başarılı yanı seyirciyi gerçek ile fantezinin, iyi ile kötünün, ben ile bizin arafına mıhlamasıdır. Tıpkı “Yağmurdan Önce”deki gibi olay örgüsünün tutarlı olmasına gerek yoktur. Yaşamda yeterince gerçek vardır: P.B.’ın idollerinden biri de Ted Bundy’dir (1946-1989)

 1978’de yakalandığında hukuk fakültesi mezunu, eğitimli, yakışıklı ve kibar bir genç adam gibi görünür.  30’a yakın kadını, genelde sopayla döverek, bazen de boğarak öldürmüştür. Kurbanlarının çoğuna tecavüz ettiğine ve ayrıca, öldürdükten sonra da tecavüz edip, bedenlerini kestiğine sanılmaktadır. 1989 yılında idam edilmeden önceki röportajında şiddet içerikli pornografi tüketiminin kendisindeki şiddetin şekil ve tarzını belirlemeye yardımcı olduğunu, böylece ‘tanımlanamayacak kadar korkunç bir davranışa’ yönlendirdiğini, aynı zamanda medyadaki şiddetin, ‘özellikle sekse bulandırılmış şiddetin’, gençleri ‘yeni Ted Bundy`ler yaratmaya ittiğini’ söylemiş.

 Psikanalitik düşünce bireysel olana ek olarak toplumsalı da irdeler.

 Lasch’a göre (Narsisizm Kültürü: Umutların Azaldığı Bir Çağda Amerikan Yaşamı -1979) her toplumsal sistem, kendi yapısına ve işleyişine uygun kişilik örgütlenmesine ihtiyaç duyar ve kendi kültürünü başta aile olmak üzere, okul ve diğer karakter oluşturucu sosyalleştirici kurumlar aracılığıyla bireyde kişilik biçiminde yeniden üretir.

 Feodal-geleneksel toplumda, sistem bireyden geleneklerde ve törelerde ifadesini bulan kurallara itaat etmesini talep etmekteydi. Üretim biçimi toprağa bağlıydı; üstün, farklılaşmış beceriler gerektirmiyordu. Bireyler kendi ihtiyaçlarının bir ölçüde kendileri karşılayabiliyorlardı.

 Kapitalizmle birlikte ağırlıklı olarak kol emeğine dayanan üretim çarkı, istediği verimi alabilmek için bireyin güdülenmelerini üretimin gerekleri çerçevesinde tutmak ve denetlemek ihtiyacını duymaktaydı. Sistemin gerekleriyle çatışan güdülenmeler, üretimin bekâsı gereği şiddetle bastırılmalıydılar. Sistemin mantığı dönemin kişilik yapılanmasında birebir karşılığını bulmuştu; arzu ve yasaklar arasında sıkışmış birey, bu çatışma karşısında arzusunu bastırma yoluna gidiyor, kuralları ihlal ettiğinde suçluluk hissediyordu, sistem suçluluk içinde kıvranan nevrotikler üretiyordu.

 Vahşi kapitalist toplumda emeğin üretim içindeki rolünü değişmiştir. Günümüz insanı, tüm gereksinimleri için ötekine muhtaç hale gelmiştir; bu gereksinimleri karşılayabilmek için kaçınılmaz olarak meta üretmek (veya sahip olmak) zorundadır; sistem ancak meta üretiminde bulunduğu (veya meta sahibi olduğu) takdirde gereksinimlerini karşılayacak nesneleri ona sunmakta, aksi takdirde onu ölümcül acizliğine terk etmekle tehdit etmektedir.

 Sistem (anne) açısından bireyin (çocuğun) kendi olarak bir değeri yoktur; bireyin değil sistemin gereksinimleri ön plandadır. Günümüz insanından, mesleğinin gerektirdiği yüksek niteliklere sahip olması, “prezantabl” olması, en az bir yabancı dil bilmesi, iyi ve markalı giyinmesi, zayıf, sağlıklı ve genç kalması, kendini iyi sunması, etkileyici, karizmatik olması, kendine güvenli görünmesi beklenmektedir. Ne olduğumuz, gerçekte ne hissettiğimiz veya ne düşündüğümüz, ne yaşadığımız ve gerçekten neye ihtiyaç duyduğumuz değil; nasıl göründüğümüz, insanların karşısına nasıl bir görüntüyle çıktığımız önem arz etmektedir. Çağdaş insan, sistemin gereklerini yerine getirdiği ve sistem tarafından cömert biçimde ödüllendirildiği halde bir türlü mutluluğu, içsel huzuru ve tatmini yakalayamayan boş, sıkıntılı ve anlamsız insandır.

 Narsisizm kavramı, yakın dönem sosyal değişimlerin psikolojik etkilerini anlamamız bakımından oldukça işlevsel bir kavramdır. Nitekim narsisistik bozuklukların klinik betimlemeleri ile ailenin kültürü aktarmada rolünün artık azaldığı ve dolayısıyla insanların geçmişle zayıf bir bağlantı hissi içinde oldukları, devâsâ bürokratik örgütlenmeler, çokuluslu şirketler ve medya tarafından yönlendirilen bir toplum karşısında giderek yalnızlaşan ve güçsüzleşen günümüz insanının tipik kişilik yapısı ve çağdaş kültürün belirli bazı ayırt edici özellikleri arasında dikkat çekici benzerlikler bulunmaktadır: imajın öze ve içeriğe öncelik kazanması, imaja takılıp kalmanın sonucu olarak ortaya çıkan yüzeysellik; büyüklenmecilik, güce tapınma, güçlü görünme çabası, maddiyatçılık, tüketim ve mülkiyet hırsı, ötekinden duyulan şiddetli korku ve ötekine yönelmiş düşmanlık, yabancılaşma, samimiyet yoksunluğu, sahtecilik, yapaylık, yalnızlık, anlamsızlık, kronik tatminsizlik ve memnuniyetsizlik, spontanlık kaybı, performans kaygısı, açgözlülük, başarı hırsı, şöhret hayranlığı, ideal eksikliği, ötekiyle çatışmaya dayalı bireysel kurtuluş fantezileri, rekabet, sistemi değiştirmekten ziyade sistem içinde hâkim konuma geçme arzusu, eleştirel düşünce yoksunluğu, hayatı (ve özbenliği) yaşayamamaktan ve gelecekte de yaşayabilme umudunun yokluğundan kaynaklanan depresyonu bastırma işlevi gören yozlaşmış hazcılık ve gündelikleşme; mistisizme yoğun ilgi; yaşlanmaktan, hastalanmaktan ve ölümden duyulan şiddetli korku, vb. Göründüğü kadarıyla, narsisistik kişilik ile günümüz sisteminin insan doğasından talep ettiği kişilik tipi örtüşmektedir; öyle ki egemen sosyal koşullar, çeşitli derecelerde de olsa herkeste narsisistik özellikleri ortaya çıkarmış, narsisistik bozukluk çağımızda günlük hayatın baskın psikopatolojisi haline getirmiştir(Lasch, 1979).

 Joel Kovel (Arzu Çağı: Radikal Bir Psikanalistin Gözlemlerı 1976), tüketim toplumunda reklâm yoluyla infantil arzuların kışkırtılması, medyanın ve okulun ebeveyn otoritesini ele geçirmesi, sahte kişisel tatmin vaadiyle içsel hayatın rasyonalizasyonu sonucunda yeni bir “sosyal birey” tipinin ortaya çıktığını ileri sürer.

 Gerçekten de erken kapitalist dönemin aksine, çağımızın en karakteristik özelliği arzuların bastırılması değil bilakis kışkırtılmasıdır. Geçmişte -erken kapitalist dönemde- hem kendiliği hem de arzular bastırılırken günümüzde arzular serbest kalmış, ancak beklenen tatmin gelmemiş; arzuların savunmalarından özgürleşmesi beraberinde doyumu getirmemiştir. Narsisizm çağı, bastırılmış arzuları serbest bırakırken kendiliği yine alıkoymuş, arzu tatminini anlamsızlaştırmıştır. Sonuçta, ortaya, kendilikle bağını koparmış, arzu görüntüsü altında köksüzleşmiş ihtiraslar çıkmaktadır.

 Kendiliğin güdülemediği arzu gerçek bir arzu değildir. Modern insanın hakiki arzusu hâlâ tatminsizdir. Söz konusu savunmacı ihtiraslar her ne kadar tatmin bulsa da kendilik kaynaklı hakiki arzu meşruiyet çerçevesi içinde nesnesiyle buluşup tatmin bulamadığı için açlığı giderek derinleşmekte; kişi bilinç düzeyinde hatalı biçimde yorumladığı bu açlığı sahte tatminler, kazanımlar ve parlak başarılarla gidermeye çalışmaktadır. Günümüz insanının doymak bilmez ihtiraslarını, hırslarını ve açgözlülüğünü güdüleyen bu derin açlığıdır. Ne denli tatmin bulsa, kazanım sağlasa da, ne denli başarı elde etse de hep bir şeyler eksik ve yarım kalmaktadır.

 KAYNAKLAR

1) Amerıkan Sapıgı – Bret Easton Ellis

2) Sınır Durumlar ve Patolojok Narsisizm – O. Kernberg

3) Narsisizm ve Psikopatolojisi – Uzm Psikolog Hakan Kızıltan

4) Narsisizm Kültürü: Umutların Azaldığı Bir Çağda Amerikan Yaşamı – C. Lasch

5) Arzu Çağı: Radikal Bir Psikanalistin Gözlemleri – Joel Kovel