baba-lık


psikanaliz / Salı, Aralık 12th, 2017

John Keating’in kült romanı Ölü Ozanlar Derneği’nde (1959) öğrencileri tarafından cehenneme benzetilen çok disiplinli bir okulda göreve başlayan farklı bir öğretmenin hikâyesini anlatır. Hababam Sınıfı’nda da benzer bir motifini gördüğümüz yeni öğretmen kural koyan, yönlendiren, öğreten katı bir (saf eril) tutumdansa, destekleyici ve sıcak ilişki içinde öğrencilerinin büyümesine çanak tutan (eril-dişil) bir tutumu benimser. Roman ve kahramanı önemli sosyal değişimlerin yaşandığı bir dönemin ürünüdür. Yaşam değiştikçe algılarımız ve ilişki biçimlerimiz de değişir. Sosyal koşullar hem bireysel hem de aile içi dinamikleri doğrudan etkiler, dolayısıyla ruhsal hayatımızı da. Uygarlığın doğuşundan bu yana…

Freud’un uygarlığın doğuşuna dair miti, Darwinci görüşten etkilenir. Tarihin bir döneminde, tüm kadınların ve çocukların sahibi babaları tarafından sürüden uzaklaştırılan erkek kardeşler, isyan ederler, babayı öldürür ve yerler. Babayı yemek bir anlamda onu içinde yaşatmak (içe almak), baba efsanesini oluşturmaktır. Babanın yasası ve kültür böyle başlar. Zamanla çekirdek aile kurulur ve baba bu ailenin reisi olur. Kabile/sürü şefinden aile reisine dönüşen babanın mutlak otoritesini paylaşması yüzyıllar alacaktır. Tarih öncesinden modernizme yolculuk bir anlamda erkeğin gücünü devretmesidir.

Endüstri toplumuyla kadınlar erkeklerin çalıştığı işlerde çalışır, 20. yüzyıl en azından yasal anlamda iki cinsin eşit haklara kavuştuğu yüzyıldır. En önemli dönüm noktalarından biri, kadınların bedenleri üzerindeki haklarını geri almalarıdır.  1960’lar kadının, yeni keşfedilen doğum kontrol yöntemleriyle gebe kalıp/kalmama özgürlüğüne de kavuştuğu yıllardır. Adına sonradan “cinsel devrim” denilen bu dönem, kadının ve erkeğin seçimlerinde önemli değişiklikler yaratır. Peşi sıra gelen tüketim toplumu dinamikleriyle aile yaşamı hızlı bir biçimde değişir. Ebeveynlerin ikisinin de çalıştığı, çocuğun bakımının bölündüğü, yaşam ve tüketim hızının arttığı, bireylerin birbirine zaman ayırmakta zorlandığı bir biçime doğru evrilir. Aile içi iktidar da ev içi işler de paylaşılmaya başlar. Tüm bu değişimler “baba” algımızda ve babaya yüklediğimiz anlamlarda ciddi değişimlere neden olur.

1970 yıllar sonrası yapılan bebek gözlemleri, adultomorfik (erişkinden çocukluğa) bakış açısında kırılmalar yaratır. Yaşama otistik bir bulanıklık içinde başlayan ve yavaş yavaş sosyalleşen bebek imgesinin tersine bugün, bebeğin bütün algısal sistemlerinin doğuştan itibaren işlevsel olduğu düşünülmektedir. Örneğin yeni-doğanın insan sesine ayırıcı ritimlerle yanıt verdiği saptanmıştır. Bebek henüz 1 haftalıkken annenin yüzü tanıdık hale gelir ve annenin yüzünün bulanıklaştırılması bebekte huzursuzluk yaratır. 8. günde bebek, annesinin sütüyle ıslatılmış tamponu, başka kadının sütüyle ıslatılmış tampondan ayırt eder ve annesininkini seçer. 4 haftalıkken anneye ayrı babaya ayrı devinimler yapar (13).

Odağ (2009), bebek gözlemlerine kadar, gelişim kuramlarının anneye yüklendiğini, babanın görevleri ve işlevlerinin gölgede kaldığını belirtir (14). Artık babanın tek görevi ve işlevi, dışarıdan destek olarak adlandırılabilecek,  anne-bebek ikilisine uygun şartları sağlamakla sınırlandırılamaz. Baba sürecin en başından beri önce annenin zihninde, hemen sonra bebeğin zihninde kendine yer bulur.

Babanın en önemli işlevlerinden biri, zamanı geldiğinde çocuğun anneden ayrımlaşmasına hem farklı bir örnek olarak hem de destekleyerek yardımcı olmaktır. Çünkü ikili ilişki bir müddet sonra boğacak ve büyümeye engel olacaktır. Baba, üçüncü olarak çocuğunun ilişkisel düzlemine hem boyut hem de vizyon katar. Akhtar “modern baba”nın işlevlerini şöyle sıralar (1999):

1-      Anneyi koruyan, seven uyumlu baba, çocuğun bakımını kolaylaştırır

2-      Babanın yeni bir nesne olarak kendini sunması çocuğa dayanak sağlar

3-      Üçüncü olarak baba, çocuğun büyümesini kolaylaştıracak çatışmalar yaşamasını sağlar

4-      Hayranlık ve sevgi duyulan bir model olarak cinsel kimlik gelişimini kolaylaştırır (15).

Değişen yaşam ve anlayışlar sonucu geçen yüzyıldaki, sert, otoriter, az konuşan, sadece kurallar koyup yol gösteren, çocukla çocuk olmayan baba imajı (eril baba) silinmeye yüz tutmuştur. Değişen baba, çocukla başından beri ilişkilenen, hem rekabete hem dayanışmaya önem veren, sevgisini ifade edip gösteren, anneyle ilişkisi bağlamıyla da çocuğa örnek olan (eril-dişil) babadır. Bu terapi odasına da yansır. Yoksun bırakan, yoruma-bilgiye önem veren, doğru yolu gösteren ciddi, çatık kaşlı terapistin yerini, ilişkiye, otantikliğe önem veren, kucaklayan terapist alır.

Winnicott, kliniğiyle, yazma biçimiyle ve kişiliğiyle de değişen eril-dişil terapistin prototipidir. Ciddiyetten, aşırı değer verilmiş yorumlardan kendini ve hastasını korur (16):

“ Hastama iki nedenle yorum yaparım: uyumadığımı ve hata yapabildiğimi göstermek için.”