bir ayrılık denemesi


psikanaliz / Pazar, Aralık 17th, 2017

                                                                                        “her ayrılık anneden ayrılığın duygusal mührünü taşır…

                                                                                         bir kadından gidilir her şeye!” /A.Eğrilmez (47)

Aşk şarkılarının yarısı kavuşmayı anlatıyorsa öteki yarısı da ayrılığı anlatır. Tahmin edileceği gibi ayrılık şarkıları daha olgun ve gerçekçi bir perdeden seslenir (depresif gerçeklik). Kavuşma ile ayrılma bir bozuk paranın iki yüzü gibidir, biri olmadan öteki temsil edilemez. Tekrarda sakınca yok: aşk bayramsa ayrılık matemdir, biri baharsa öteki kara kış, aşk cennet ise ayrılık cehennem…

Yaşama da cennetten kovulmayla başlarız. Rahimden, mutlak yalnızlığımızdan, sevgisi için mücadele edeceğimiz ötekilerin olduğu bir haneye doğarız. Annenin karnından kucağına, kucağından dizinin dibine, oradan da evin dışına süren yolculuğumuz tedrici bir ayrılığın hikâyesidir. Anne can(an)dır, yurttur, dildir. Her ayrılık anneden ayrılığın sancılarını içerir.

Aşk, en derinde, anneyle yaşanan kaynaşmaysa ayrılık ondan kopmaktır ve her halükarda bizi dağıtır. Masterson’un “terk depresyonu” kavramı henüz onsuz yapamayan çocuğun, annenin yokluğuna verdiği acı, korku dolu tepkiyi anlatır. İçindeki anneyle kavgalı sınır (borderline) örgütlenmesi olan yetişkinlerde ayrılık, ölme/öldürme düşlemlerini, yoğun bir kaygıyı, boşluk/hiçlik ve umutsuzluk duygularını harekete geçirir. Freud da yasla karşılaştırdığı meşhur makalesinde melankoliyi, kaybedilen anne temsilinin imkânsız yası olarak tanımlar. Bu nedenle vazgeçebilenler ayrılır, unutmak isteyenler değil.

Nasıl sevmek, sevilme arzusunun türeviyse, yetişkin ilişkilerindeki özen ve ilgi isteği/beklentisi de bakım almanın türevidir. Anne, çocuğun içinde, başka hiç kimsenin dolduramayacağı bir boşluğun, emsalsiz biricikliğin adresidir. Ayrılığı çekilmez kılan doldurulamaz bu boşluğun verdiği acı, kaygı ve biricikliğin tekrar tesis edilemeyeceğine dair umutsuzluktur. Yara sıcakken kimseyi böyle sevemeyeceğimizi, kimse tarafından da böyle sevilemeyeceğimizi düşünürüz. Bu yanılsama bittiğinde -ki bitmek zorunda değildir- içimizdeki boşluğu bir başkasına tahsis edebiliriz. Kaybedilene dair boşluk teoride hiçbir zaman dolmaz, sadece kapladığı yer azalabilir. Yani derin yaralar tamamen değil, iz bırakarak iyileşir.

İdeal şartlarda anneyle ayrılık, ufak-tefek yaralarla atlatılırken; pürüzsüz bir ilişki -iki kişilik cennet- düşlemine neden olur. Çocuğu bu aldanmadan babası kurtarır, baba (üçüncü) ile çocuğun dünyası genişler. Önemli ötekiler çocuğun zihninde yer edindikçe, asli ötekinin (annenin) yeri ve önemi azalır. Çocuk, biricikliğin değilse bile sevginin paylaşılabilir olduğunu anlar. Annenin zor görevi, çocuk için sağlıklı bir bağlanmaya da ayrılmaya da zemin hazırlamaktır. Yetişkin bağlanma ve ayrılma paterni, mecburen unutulan çocukluktan mirastır. Çocuk erişkinin bunak atasıdır. Odipus’tan Hamlet’e, Buda’dan İsa’ya birçok kadim hikâye evden/krallıktan, anne kucağı/baba ocağından ayrılmayı, kendi yolculuğunda kaybolarak büyümeyi anlatır. Ayrılamayan büyüyemez.

Ayrılık düşünce veya duyguda ayrı olma, uzak düşme anlamına gelir. Psikolojide ise gönülden bağlandığımız bir şeyin/kişinin kaybıdır. Freud’un önemli kavram ikililerinden biri sevgi nesnesi/nesne sevgisi ayrımıdır. İlki sevileni, ikincisi ise sevilmeyi tanımlar. Sevgilinin kaybı eksik, sevgisinin yokluğu mahrum bırakır. Ayrılık ilişkiye verilen sevginin/emeğin (narsisistik yatırımın) boşa çıkmasıdır. Basit bir örnekle, kazandırdığı için hisse senedini aldığınız bir şirketin iflasıdır. Yapılan yatırımın büyüklüğü, gerçeklikle ilişkisi, diğer yatırımlar, gidişatın öngörülebilirliği hayal kırıklığının şiddetini belirler.

Psikanaliz, yakın ilişki kurduğumuz ötekilerin (nesnelerin) tasarımlarını -bir nevi robot resimlerini- içimizde de yaşattığımızı savunur. Yakınlık bu tasarımları sıcak bir duyguyla içimizde taşımaktır. Biri içsel dünyamızda yer edinmeye başladığında, bu tasarımla gerçeği arasında bir yarılma meydana gelir. Yani aslında her ilişkide “sevdiğim başka sevenim başka”dır. Aşk idealle gerçek, dışardaki ile içerdeki arasındaki söküğün dikilmesiyse, ayrılık, söküğün acıtarak tekrar yırtılmasıdır. Peki, nedir aşk acısı? Neden bu kadar derinden etkiler bizi?

Nasio psişik acıyı, sağlıklı duygu spektrumunun uç noktası, delilikten önceki son çıkış olarak tanımlar. Ben ile öteki, bedenle ruh, içsel huzurla karmaşa arası bir sınır alan duygusudur. Sevgili yalnızca bizi arzulayan kanlı canlı bir beden değildir; aynı zamanda bilinçdışı bir düşlemdir, hayallerimizin aynasıdır.  Aşkımız (başlangıçta annemizin yaptığı gibi), içimizdeki boşluğu-deliği dolduran, arzularımızın yöneldiği ve arzularımızı düzenleyen bir merkez/odak işlevi görür. Ayrılık, bu kara deliğin tekrar açığa çıkması, arzunun sahipsiz kalmasıdır. Yani karmaşık arzularımızla sert bir yüzleşme/çarpışmadır. Nasio’ya göre acı, sevgilinin ve hayallerin kaybından çok, arzunun öksüzlüğünden kaynaklanır (48).

Lacancı açıdan insanın temel arzusu, başkasının arzu nesnesi olmaktır. Sevgiliyle, birbirimizin eksiğini tamamlarcasına birleşiriz (Voltran’ı hatırlayın). Ayrılık, başlangıçta onsuz yapamayacağımız bir uzvun kaybıdır. Lacan, “ ‘ben onun eksikliğiydim’ diyebildiğimiz birinin yasını tutarız” der. Uzuv kaybını reddeden sinir sistemi, nasıl uzvumuz varmış gibi acıya sebep oluyorsa (hayalet ağrı), ayrılık sonrası zihnimiz de hayalet sevgiliyle cebelleşir. Acıyı azaltan pasif bir bekleyiş/unutuş değil; aktif bir yas, hatırlama/yeniden yapılandırma sürecidir. Dışarda (gerçekte) kaybettiğimizi içerde (tasarımda) yaşatmaya çalışırız. Derin bir yara nasıl tedavi edilirse (kanama kontrolü, ölü dokunun temizlenmesi, pansuman vs), büyük bir kayıp da öyle iyileştirilebilir. “Boşluk o kadar çabuk doldurulamaz. Aslında ayrıntılı bir şekilde, büyük bir zaman ve yatırım enerjisi harcanarak doldurulur” (49).

“Nefret, başarısızlığa uğramış sevgidir” der Kierkegaard. Bu iki yoğun duygunun çekirdeği aynı düzlemdedir ve birbirine yakındır. İnsan düşmanını da aşkını da unutamaz. Büyük aşklar nefretle başlayacağı gibi nefretle de sonlanabilir. Ayrılık için öfke gerekir ancak sağlıklı bir yas süreci helalleşme ile bitirilir. Ayrılık mahrum/eksik kalmaktan (acıdan), yeniden tamamlanma arzusuna (umuda) doğru bir yolculuktur. Hiçbir aşk, bir öncekinin yaralarını tedavi edemez; ancak sevgi iyileştirir. “Eski sevgili”, içsel bir çalışma sonrası farklı biri olarak yaşatılmadan/sevilmeden yas bitmez, yara iyileşmez.

Terapi, iki kişi arasında, iyileşmeyi amaç edinen, sıra dışı bir yakınlık/ilişkidir. Yöntem, hastanın terapistini bilinçdışında, “eski bir nesneye” benzetmesine açıktır (aktarım). Tedavide öncelikle bu aktarımın ve dirençlerin çözülmesi hedeflenir. Terapi, hastanın yakınmalarının sonlanması, bilinçdışı içeriğin açığa çıkması, özgün ve olgun bir kendiliğinin oluşmasıyla sonlanır. Ancak bağlanılan her ilişkide olduğu gibi terapide de ayrılık zordur: hastada gerilemeye, şikâyetlerin tekrarına, ayrılma kaygısına; terapistte de tüm-güçlü konumundan vazgeçmek istememesine yol açabilir. Terapistin “yeni bir nesne” (tedavi eden bir profesyonel) olarak kabulü (50), aktarımın çözülmesi,  hastanın iyileşmesi/değişmesiyle ve terapistin büyümeye teşvikiyle mümkündür. Terapi, biteviye bir anneliğe dönüştüğünde bitmez. Oysa ayrılık anneyi de çocuğu da büyütür. Bilinçdışının varlığı bizi mütevazı kılmalıdır: “Annesiyle derdi olan ya terapiye gider ya da terapist olur!”*

Kaka, çocuğun ilk üretimi ve ilk kayıplarından biridir. Tuvalet eğitimini zorlu kılan çocuğun bir parçası gibi gördüğü kakasından ayrılma güçlüğüdür. Bu bağlamda yazmak (karalamak-kaka-lamak) sancılı bir üretim süreci, paylaşmak da (sifonu çekmek) ayrılmaktır. Yazarın seçtiği ve seçmediği içsel duygularıyla, fikirleriyle, kelimeleriyle vedalaşmasıdır. Ayrılık konusunda yazarken sancım şiddetli oldu, yazıdan ayrılmakta da zorlandım. O yüzden, sifonu  müsaadenizle, aforizmalara çekiyorum:

 Aşk değil ayrılık, zafer değil yenilgi büyütür.

 Narcissos bağlanmanın risklerinden, ayrılığın hüznünden kaçan bir korkaktı. Bir korkak olarak öldü!

“Ben” olmadan “biz” olmaya çalışan sevgililer, ben olmadıkça mutlu olamıyorlar, biz olmadıkları için ayrılamıyorlar.

 Ayrılık sevdaya dâhil ama sevda da ayrılığa dair.

Aşkta coşkunun, ayrılıkta acının eşitlenmesini isteriz. Oysa ne aşk ne de ayrılık denkleştirir.

 Aşk başkasında kaybolmaksa, ayrılık kendini onun yokluğunda bulmaktır.

Ayrılık ihtimalinin kabulü ilişkiyi derinleştirir. Ayrılık fobi olduğunda ilişki hobiye dönüşebilir.

 Aşkımızın nasıl başladığını anlatmaya bayılırız, nasıl bittiğini değil. Kötü biten efsane değildir!

Aşktan ölmez insan ama ayrılıktan ölebilir.

Şarkıdaki naif ton aldatmasın, özne imkânsızı ister sevgiliden: “Beni benimle bırak giderken/Başka bir şey istemem sen ayrılırken.”

Küskünlük ayrılığın parodisi de olabilir provası da.

Ayrılık acısı sevgilinin yokluğunun varlığında başlar, varlığının yokluğunda diner, yokluğunun yokluğunda söner.

Birlikte yazılan bir öykünün sonunu tek başına bitirmek ayrılık: öykü ya bitmez, ya da kötü biter!

 

* Kaynağını bilmediğim bu sözü, hocamdan duymuştum