bir mevsimdir göç


psikanaliz / Pazar, Aralık 17th, 2017

                                                        “Hiçten geldim/vatanım yok, toprağım yok.”/ Naci Alamo-Çingene türküsü

Avrupa’daki Çingenelerin izini sürdüğü Beni Ayakta Gömün adlı kitabında Isabel Fonseca, Çingenelerin göçebeliğinin bulanık arzusuna değinir (54). Nostalji “eve dönüş” demektir, ütopya ise “hiçbir yer”. Çingenelerin biteviye göçlerinin nedeni neresi olduklarını bilmedikleri evlerini bulmaktır belki de. Her göç eve özlemi, eve varışı çağrıştırır. Her yolculuk, içe, geçmişe, kökene yolculuktur aynı zamanda.

Evrimsel açıdan avcı-toplayıcı topluluktan, yerleşik tarım toplumuna geçişin (neolitik devrim), insan soyunun kendini ve dünyayı algılayışında, ötekilerle ve doğayla ilişkisinde önemli kırılmalar yarattığı kabul edilir. “Uygar”lık, aidiyet ve mülkiyet üzerinden yoluna devam eder. Göçmenin kural olduğu bir yaşayış biçiminden, istisna olduğu bir döneme geçiş demektir bu. Kabile/kavimden topluma, geniş aileden çekirdek aileye evrim başlar. Dünyayı paylaştığımız diğer hayvanların hiç birinde aile ve ev bu kadar önemli ve değerli değildir. Psikanaliz insan yavrusunun bu eşsiz yolculuğuna dair bir hikâyedir aslında.

Psikanalitik açıdan ilk göç anneden göçtür. Anne vatandır (anavatan), topraktır (anakara), dildir (anadil). Doğumla rahimden çıkar, ölümle rahme/kabre gireriz tekrar. Annenin içinden çıkar zamanla tekrar ona dönmek üzere ondan uzaklaşırız. M. Mahler yaşamın ilk üç yılına yayılan “ayrımlaşma-bireyleşme” süreciyle bu göçün evrelerini tanımlamıştır (55). Mahler’in eseri, fiziksel doğumumuzla psikolojik doğumumuzun kesişmediği üzerine kuruludur. Adımız konduğunda değil, adımızı söylemeye başladığımızda ben olmaya başlarız.

Doğum sonrasındaki ilk haftalar anne ile simbiyotik bir birliktelikle geçer (kaynaşmışlık). Zamanla anneden ayrımlaşmaya başlarız. İlk yaşımızın sonlarına doğru rahminden kucağına düştüğümüz annemizden önce emekleyerek, sonra yürüyerek uzaklaşmaya başlarız. Bu dönemde çocukların meraklı ve enerji dolu oldukları gözlenir, küçük kâşif hevesle kısa yolculuklara çıkar. Yaşamın en keyifli dönemlerinden birini yaşarız belki de. 1,5 yaşında tekrar yakınlaşma dönemi başlar. Anneden uzağa yolculuklarımız bizi endişelendirir ve dönüp annenin orada olduğuna bakmak, annenin varlığından ve bizi desteklediğinden emin olmak isteriz. Bir nevi yeniden yakıt alırız annemizden. Temel güven duygumuz gelişmiş, merakımız engellenmemişse dünyayı da evimiz gibi görebiliriz. Önce anneden, sonra aileden, en son da yaşamdan göçeriz. Her göç, anneden ilk ayrılığın izlerini, kaygısını taşır. Çocukken her göç zorunlu göçtür, anne izin vermezse göçemez/büyüyemeyiz. Çingeneler “evde kalan ölür”, der.

Mahler’den etkilenen Blos, ergenlikte ikinci bir ayrımlaşma-bireyleşme süreci yaşadığımızı belirtir. Ergenlik kimliklerimizin oluştuğu bir dönemdir. Bir nevi çocukluktan yetişkinliğe göçtür. Göç eden de, benzer bir süreçten geçerek, vatanından ve geçmişinden ayrımlaşır, kimlik sorunları yeniden alevlenir.

Akhtar’a göre, hepimiz için yaşadığımız/alıştığımız yer “öngörülebilir ortalama çevre” demektir. Göç bu öngörülebilir ortalama çevrenin yitirilişidir. Göç edenler bazı alışkanlıklarından ve bireyselliğin bir bölümünden vazgeçmek zorunda kalırlar. Yeni ortama uyum sağlama, kaygı ve kayıplarla birlikte yaşanır (56). Tıpkı anneden uzaklaşmak gibi kaygılandırır bizi göç, memleketin (anne kucağının) huzurunu ve güvenliğini yitirdiğimiz hissine neden olabilir.

Göçün ve göçmenin niteliği, bireydeki yeniden organizasyon sürecini etkiler. Göç edilen yaş, göçün hazırlıklarıyla birlikte ne kadar sürdüğü, neden göç edildiği, göçün istekli mi zorunlu mu olduğu, kimlerle göç edildiği, terk edilen ülkenin ve gelinen ülkenin kültürel, ekonomik ve politik durumu uyum sürecini temelden etkileyen faktörler olarak sıralanır. Göç sonrası, tıpkı çocuğun anneden yeniden yakıt alması gibi, göç edilen ülkeyi yeniden ziyaret edebilmek ve göçülen ülkede verimli olabilmek de önemli faktörlerdir.

Göçün nitelikleri ne olursa olsun, göç bir “kültür şok”una neden olur. Göçmen, eski ile yeni arasındaki ayrımı içine sindirdikçe, eskinin ve yeninin iyi yanlarını içselleştirdikçe göçün kayıplarını işleyebilir. Sevgi ya da nefretten çift değerliliğe, bölmeden birleştirmeye, yapışıklık ya da kopukluktan uygun uzaklığa, dün veya yarından bugüne, senin veya benimden bizime terfi edebilir.

Her halükarda bir travmadır göç. Ayrılıklarda, başarılarda, yolculuklarımızda tekrar tekrar karşımıza çıkar. Göçün nitelikleri travmanın boyutunu belirler. Her büyük travma, ilerleyen yıllarda, benzer yaşam olaylarıyla tekrar canlanır. Göç çoğu zaman yakasını bırakmaz kişinin. Bir mevsim gibi döner durur…

Çingeneler’in, IX.-X. yüzyıllarda küçük gruplar halinde Hindistan’dan göçtükleri kabul edilir. Bu uzun ve travmatik göçe “lungo drom” yani uzun yürüyüş adını vermişlerdir.  Göçtükleri yerlerde dışlanır, aşağılanır bazen de katledilirler. Yüzyıllar bu acılarla sürüp, yerleşik hayata geçtiklerinde (kendilerini korumak adına) şehrin kenarına konumlanırlar. Rom, Romanca’da “insan” demektir. Oysa Çingeneler bireysel kimliklerinden vazgeçmek  (anonimleşmek) zorunda kalmıştır. Acısını da Çingene olmayan herkese “gadjo” diyerek çıkarırlar.

Romanlarda göçmenlik, büyük yürüyüşün, vatanından kopmanın acısına verilen bir tepkidir belki de. Hiçbir yer onlara “evde”, güvende olduklarını hissini vermiyor olabilir. Sanki günlük (ve gündelik) yaşamları da bu acının inkârını işaret ediyor gibidir: yasın (depresif olanın) inkarı. Kolektif kimliğin arkasına sığınıp, mutlu ve neşeli olma zorlantısı, yani hipomanik kişilik… Oysa “Naci Alamo” şu sözlerle biter:

“Alamo’da doğdum

                yerim yok, toprağım yok, yurdum yok.

 Böyledir bizim Çingene kadınlarımız, 

acıyla şarkı söylediğinde, seni darmadağın eder.”