dedikodunun sırrı


psikanaliz, psikiyatri / Cuma, Ocak 12th, 2018

İnternetin henüz yaygınlaşmadığı 90’lı yıllarda, gazetelerin hafta sonu yayımladıkları “magazin” ekleri hem ahlaki hem de mesleki tartışmaya yol açmıştı. Çiğ bir çıplaklık ve temelsiz bir magazin gazeteciliği söz konusuydu. Haber, güvenilir kaynaklardan edinilen bilgiyse, magazin, güvenilir olmayan muhabirlerin söylentileriydi.

Söylenti (rivayet) “ağızdan ağıza dolaşan, kesinlik kazanmayan haber”, uzak akrabası dedikodu (gıybet) ise “başkalarını çekiştirmek ve kınamak üzere yapılan konuşma” olarak tanımlanır. Birbiri yerine kullanılabilen yakın kavramlar (dedikodu, söylenti, boşboğazlık, gevezelik) o konudaki kafa karışıklığımızı gösterir. Örneğin İngilizcede dedikodu anlamında kullanılacak yaklaşık 10 kelime bulunur (bu da bir dedikodu mudur?) Genelleştirmeyi göze alırsak dedikodu, bilgi alışverişini hedef alan konuşma olarak özetlenebilir. Peki, niye dedikodu yaparız, dedikodu neye yarar?

Popüler psikolojik görüşler dedikoduyu olumsuz duygulara karşı bir panzehir olarak görür. Öfkelendiğimizde, sıkıldığımızda, kendimizi iyi hissetmek istediğimizde dedikodu yaparız. Ötekini çekiştirmek, kendimizin “iyi”, “doğru” olduğuna dair bir yanılsamaya hizmet eder. Saf iyi olmadığımızı bildiğimiz için, bu yanılsamanın sağlamasını yapacak bir suç ortağı ararız. Dedikoduya ince bir suçluluk duygusu eşlik eder, çünkü dedikoduyu diğer konuşma biçimlerinden ayıran ahlaki değerlendirmedir. Yine de biz ahlak öncesinden başlayalım.

Evrim bilimciler dedikodunun kökeninde yaşamsal ihtiyaçları görürler. Atalarımız avcı-toplayıcı dönemde 100-150 kişilik sürüler halinde yaşıyordu. Nadiren birkaç sürü, bir şefin yönetiminde bir araya geliyordu. Doğa yasalarının boyunduruğunda devam eden vahşi yaşamda kalabalık, birlikte hareket etmeyi güçleştirdiği için dezavantajdı. Yüzyıllardan süzülen deneyim, sürüyü kontrol altında tutacak yöntemler geliştirmişti. Dehşet uyandırsa da, sürüyü yavaşlatacak hastaları, yaşlıları veya fazlalık kız çocuklarını öldürmeyle görevli cellatlar bile vardı (117). Primatlarda da gözlenen, grup içi dinamiklerin, güç dengelerinin gözetilmesi, dışardan gelecek tehditlere karşı uyanık olma, bireylerin kendilerini koruma güdüsü dedikoduyu doğurdu. Vahşi şartlarda kendini erkek şiddetinden korumaya çalışan kadınların, şimdi bilimsel çalışmalarla da kanıtlandığı gibi, daha çok konuştuğunu ve dedikodu yaptığını anlamak zor olmasa gerek.

Zamanla yerleşik hayata geçildi ve geniş kitleleri bir arada tutacak, efsanelere, mitlere ve kurallara ihtiyaç duyuldu. Geniş anlamda ahlak uygarlığı korumanın en önemli yoluydu; bu nedenle gizli haberleşme/örgütlenme iktidarların korkulu rüyası olageldi. Sözsüz yasa ve gelenekleri (terbiyeyi) çocuğa vermek aile kurumunun göreviydi artık. Uygar insan toplumun kurallarına razı gelse de içindeki vahşinin atalarından farkı yoktu. Uygarlık küçük vahşiyi ehlileştirme projesiydi.

İnsan yavrusu psikomotor gelişimini tamamlayana kadar doğasına karşı gelemez. Ayıpla, yasakla, günahla tanışmasına kadar geçen süre infantil (çocuksu) arzuların, korkuların, biyolojik ihtiyaçların egemenliğinde geçer. Toplum (aile) çocuğu, belirli bir yaşa kadar kayırır: Çocuk kendini bilene kadar kurallardan, cezalardan ve günahtan muaftır. Büyüdükçe, kültürün yasalarıyla karşılaşır ve ona boyun eğer.

Lacan bu süreci dil üzerinden anlatır. Çocuk imgeselden simgesele, özgürlükten bireysel sorumluluğa dille geçer. Önce nesnelerin adları bize dayatılır. Suya “ba” diyen bir bebek neşeyle karşılanırken üç yaşında bir çocuğun suya hala “ba” demesine katlanamayız. Herkesin içinde pipimizden, babamızın yellendiğinden bahsedemeyiz ya da sofrada konuşmaktan çok yemekle uğraşmalıyız. Başkalarının kafasının şiştiğini de bu dönemde öğreniriz. Dili uzamaktan, dilini kesmeye birçok deyişte olduğu gibi konuşma arzu/yasa çatışmasının temel alanlarından biridir. Nerede, ne zaman, nasıl konuşacağımızı kültür belirler. Yalan, dedikodu bütün kültürlerce ayıplanır.

Dedikodu yapabilmek için konuşma/dil yetisine, moral değerlere, başkalarının bizden farklı olduğu anlayışına ve sır kavramına ihtiyacımız var. İlk ikisinden kısaca bahsettik. Başkalarının bizden farklı olduğunu, dolayısıyla kendimizin de ötekinden farklı olduğunu anneyle ayrımlaşma sürecinde anlarız. Kabaca ilk üç yaş “ben” in “öteki”nden ayrımlaşma sürecidir. Bu dönemde “düşünce” adı verilen zihinsel işlevimiz de gelişir. Düşünce en temelde, eylem öncülüdür (sobaya dokunursam elim yanar, yemek yemezsem annem kızar) ve ilk aşamada somuttur. Büyüdükçe soyut düşünmeye başlar, kimsenin görmediği (gizli) eylemlerimizin, kimsenin bilmediği mahrem düşüncelerimizin olduğunu anlarız. Soyut zihinsel yetilerimiz (düşünce, fantezi, sır) “ben” gelişiminin dönüm noktalarından biridir; kimliğimizin bütünleşmesine/farklılaşmasına katkı sunar. Zihnimizde yalan ve sır kavramları yeşermeye başlar.

Sır kelimesi 1- giz, 2- gizem, 3- yöntem anlamlarına gelir. Çocuk tuvalet ihtiyacının mahrem; ihtiyacı karşılamanın toplum tarafından belirlenmiş yöntemleri olduğunu anal dönemde öğrenir. Ama çocukluğun en büyük/önemli gizemi anne-baba arasında, çocuktan ısrarla saklanan şey-cinselliktir. Psikanalitik anlamda merakımızın şiddetini cinsellik belirler. Kültür çocuğa fazla merakın iyi olmadığını kabullendirdiğinde merak/arzu cinsellikten başka alanlara deplase olur. Sırra vakıf olmak için ergenlik beklenmelidir. Bizden saklananı bulmaya/deşifre etmeye yönelik arzu yetişkinlikte de devam eder: komplo teorileri, hayatın anlamı/sırrı, definecilik, dedikodu vb. Gizli bilgi, dışlandığımız ve bizi dışlayanların değerli bir şeye sahip oldukları fantezisine gebedir. Sırrın vaat ettiği, bizden esirgenen hazdır.

T. Parman’a göre sır, tuvalet ihtiyacı gibi, unutulamayacak olandır (118). Kakayı tutmak barsak, sır tutmak zihin duvarına baskı yapar. İkisi de yüklü şeylerdir, bu nedenle sırrı anlatınca, kakayı bırakınca rahatlarız. Kendimize dair bir sırrı anlatmak dışkılamak, başkasının sırrına merak dışkılayanı gözetlemek gibidir. Dedikodu, başkasının nasıl dışkıladığını ifşa etmektir.

Dedikodu sırrın paylaşılması ya da konuşmanın sırra dönüştürülmesidir. Bence burada sırrın niteliğiyle ile ilgili iki farklı durum söz konusu: 1- İyicil dedikodu: sır, ahlaken “normal” karşılanıyorsa, gizin deşifre edilmesini, hazzı hedefler; daha oyunbaz ve masumdur. Paylaşanlar merakı tatmin eder, yakınlaşırlar (sırdaşlık). 2- Kötücül dedikodu: sır, paylaşılanlar tarafından ahlaken “kötü” olarak değerlendiriliyorsa, dedikodu onaylanma ihtiyacının; dargınlıktan nefrete öfkenin, kıskançlıktan hasede rekabetin ürünüdür. Sır paylaşanları suç ortağı yapar.

Merak dedikodu potansiyelimizi, kendi içimizdeki kötü-kokuşmuş olanla ilişkimiz nasıl dedikodu yaptığımızı belirler. İğneyi kendimize batırmadan çuvaldızı başkasına batırmaya bayılırız. Oysa A. Phillips’in dediği gibi, “kimse kendi osuruğunun kokusundan rahatsız olmaz.” Temelde bilgi alış-verişini hedefleyen dedikodu, ahlakçı bakış açısıyla eleştiriye, yargılamaya dönüşür. Başkalarının mahremine meraklı olanlar “iyicil”, içindeki kötüye katlanmayanlar “kötücül” dedikoduya meyillidir.

Falı çekici kılan, gerçek dünyanın ötesinde var olduğu sanılan sırrın/bilginin ele geçirilmesidir. Tıpkı dedikodu gibi fal da ikiye ayrılabilir. İlki, tanışların sosyal bir etkinlik/yakınlaşma, meraklarını geçici bir süre yatıştırmak amacıyla baktıkları amatör fal, ikincisi bir “profesyonel”in başka bir âlemden gelen gizi, gizemli bir biçimde aktardığı, tekinsiz, kaygı uyandıran fal. İki durumda da hayatın dedikodusu yapılır ve birçok yönüyle amatör fal iyicil, profesyonel fal kötücül dedikoduya benzer. O halde amatör fal için söylenen iyicil dedikodu için de söylenebilir:

“Dedikoduya inanama, dedikodusuz kalma!”