gadjo dilo


psikanaliz, sinema / Salı, Kasım 13th, 2018

“Çingenelerin elçisi”

 Modern dünyamızda çok az popüler figür hakkında Tony Gatlif kadar az şey bilinir. Otobiyografisini yazmayı düşündüğünü öğrendiğimiz yönetmen, en iyi ihtimalle şimdilik, kendini kendine saklamaktadır.

 1948 yılında Cezayir Bağımsızlık Savaşının içine doğar Gatlif. Annesi İspanyol Çingensidir, babası Berberi. Fakir ve çok çocuklu bir ailede büyür. Röportajlarında annesinin çok fedakâr olduğunu, onunla özel bir bağı olduğunu sezilir. Muhtemelen alkolle sorunu olan babasını, geceleri eve geç gelen, anneyi ve çocukları bekleten, üzen, uzak bir baba gibi anlatır.

 Çingene ruhundan olsa gerek okulu pek sevmez, sokaklarda oyun oynamayı tercih eder. İlkokuldaki ikici öğretmeni ise onun için önemlidir. Cezayir’in bağımsızlığından yana olan bu öğretmen, boş saatlerde öğrencilerine sinema filmleri gösterir.

12 yaşındayken erkenden evlendirilmek istenen Tony, evden kaçar. 14 yaşında Fransa’ya göçer. Tek başına mı aile ile mi gittiğini hiçbir röportajında anlatmaz. Marsilya Paris güzergâhında yolculuklar yapar. Çalışır, küçük suçlarla ıslah evine düşer.

1966 yılında Paris’te ıslah evindeyken bir afiş görür, afişte babasının en sevdiği aktör Michel Simon’un resmi vardır. Bu afiş aslında bir tiyatro afişidir ve tiyatronun ne demek olduğunu bilmemektedir. Gatlif film niyetine gittiği bu yerde aktörü canlı görünce önce şaşırır, sonra kulise gidip Simon’la tanışır ve “ben küçük bir rolde oynayabilirim” der. Michel Simon menajerine bir mektup yazıp ona yardımcı olmasını ister.

 Bundan sonra oyunculuk ve sinema dersleri alan Tony Gatlif 1973’te ilk senaryosunu yazar, 1975’ten sonra ise kısa ve uzun metraj filmlerle yönetmenliğe başlar.

 Kök ve Meyve

 Resmi isimleri “Roman” olan Çingenelerin IX. ve X. yüzyılda küçük gruplar halinde Hindistan’dan göçtüğü kabul edilir. Çingeneler daha çok Avrupa olmak üzere dünyanın birçok bölgesine yayılır. Avrupalılar, Çingenelerle ilk karşılaştıklarında esmerliklerinden dolayı Mısır’lılara benzetir ve “egypt” kökünden “gypsi”, “gitan” gibi kelimeler türetirler.

Bugün dünyada 30-40 milyon Çingene’nin yaşadığı, bu nüfusun yaklaşık yarısının Avrupa’da olduğu tahmin edilmektedir. Sanıldığının aksine Çingenelerin önemli bir kısmı yerleşik hayata geçmiştir. Kalaycılık, sepetçilik, nalbantlık ana meslekleridir. Şehirlerde müzisyenlik yaparlar. Çingenelerin %20-30’unun göçebe hayatı devam ettirdiği düşünülmektedir. Ancak göç, Çingenelerin neredeyse genlerine işlemiştir. Hindistan’dan göçlerini “lungo drom”, uzun yürüyüş-yolculuk olarak tanımlarlar. Tarihsel yolculukları boyunca yurt, devlet, bayrak edinmeye direnmiş, savaşlardan uzak durmaya çalışmışlardır.

Berberiler de benzer bir kaderi Afrika’nın kuzeyinde yaşarlar. Ezilir, yok sayılırlar. Resmi devletleri, yurtları, bayrakları olmamıştır. Annesi Çingene, babası Berberi olan Gatlif, sömürge altındaki Cezayir’de doğar.

Hayatında ve soy ağacında göçün temel rol oynadığı Tony Gatlif filmlerinde yolculuk en önemli temalardan biridir. Filmlerindeki karakterler köklerini aramak, geçmişle yüzleşmek için yolculuk yaparlar. Her yolculuk, içe, geçmişe, kökene yolculuktur aynı zamanda. Kimi zaman sadece göçmenleri anlatır yönetmen. İlk uzun metraj filmi bir belgeseldir ve Çingenelerin uzun yolculuğunu anlatır. Özellikle ilk filmlerinde annesini ve köklerini daha çok sahiplenir, annesiyle özdeşimleri kuvvetlidir; zaten kendini “Çingenelerin elçisi” olarak tanımlamaktadır.

Ötekileri anlatır filmlerinde. Çingenelerle gadjoların karşılaşması ve kaynaşması temel motiflerden biridir. Filmografisinde yol alırken hem müziğin hem de babanın ağırlığı artmaya başlar. Exils/Sürgündekiler (2004) bana kalırsa, yönetmenin babayla barıştığı filmidir. Fransız sömürgesi altındaki Cezayir’de görev yapan ve bir kaza sonucu kaybettiği babasının izini süren Fransız bir erkekle (Zano), köklerinden utanan Arap asıllı Fransız kız arkadaşının (Naima) Cezayir’e yolculuklarını anlatır film. Zano’nun kimlikle ilgili sorunu yoktur, babasıyla tanışır. Bencil Naima ise köklerine döner, etnik kimliği ile barışır. Filmin sonlarına doğru 13 dakika süren bir zikir sahnesiyle Naima sembolik olarak “iyileşir”. Son sahnede soyduğu portakalı Zano’yla paylaşır; artık almayı değil vermeyi de öğrenmiştir.

Tony Gatlif filmlerinde müzik, cinsellik ve doğa, adeta libidinal bir güç olarak, oldukça canlı sahnelerle anlatılır. Bu üç öğe yönetmenin üretkenliğini sürdüren yaşamsal kaynaklar gibidir. Filmlerinde modern batı dünyasının anladığı anlamda aile yoktur, baba ya uzaktadır, ya da kaybedilmiştir. Karakterlerin kişisel tarihi tıpkı yönetmenin kendisi gibi saklanmıştır, bu nedenle analiz edilmeye dirençlidir.

 Kayıp Babanın İzinde

 Gadjo Dilo (1996) yönetmeni üne kavuşturan, sinema tarihinin de klasiklerine girmiş ilk eseridir. Gadjo Romanca’da “Çingene olmayan” anlamına gelir, dilo ise “deli” demektir. Filmi adı ötekileştirmeye göndermedir. Asırlar boyunca ötekileştirilen, ezilen, dışlanan, soykırıma uğrayan bir millet olan Çingenelerin, tüm beyazları öteki konuma ittiğini gösterir. Çingene olmayan herkes aynı kaba (gadjo) atılır. Şiddet şiddeti doğurur.

 Stephane, gezgin babasının izinden Romanya’ya gelen genç bir Fransızdır. Babası çocukluğu boyunca Fransa dışında olduğu için onu tanıyamamıştır. Elinde babasının sevdiği bir kaset vardır: Nora Luca’nın kasedi. Nora Luca’yı bulmak, onu dinlemek için Çingenelerin diyarında dolaşmaktadır. Bir gece, uyuyacak yer ararken, oğlu gadjolar tarafından hapse gönderilen Çingene İsidor’la tanışır. Nora Luca’yı birlikte bulacakları umuduyla İsidor’un köyünde kalır, Çingenelerin yaşamına ve dramına şahit olur.

Stephane, kayıp babasının izini sürer. Kapağı olmayan, üzerindeki yazısı silinmiş kaset babasıyla arasındaki (muğlak) bağlantı nesnesidir. Bir erkek olarak, gerçek yaşamında özdeşim kurmaya vakit bulamadığı babasını tanımak ve anlamak ister, çünkü “içsel baba” olmadan kendini eksik hissediyordur.

 Stephane hakkında az şey öğreniriz. Fransa’dan gelmiştir, bir kardeşi vardır. Mesleğini, yaşını bilmeyiz. İçinde para da olan mektuptan anladığımız kadarıyla annesiyle bağını koparmamıştır, ötesi, annesi bu yolculuğunda onu finanse eder. Lacancı bir bakış açısıyla, aslında anne, oğlunu babaya yönlendirir. Stephane’ın yolculuğu Nora Luca’ya değil, babayadır.

Nora Luca’yı ararken kendini Çingeneleri merak edip yöredeki müziklerinin kaydını yaparken bulur. Kendisine yardımcı olan köydeki güzel Çingene Sabina’ya âşık olur. Eğlenmek için gittikleri Bükreş’te Sabina, Nora Luca’nın şarkısını söyler. Stephane, katartik bir boşalma ile ağlamaya başlar, yasın işlendiğinin sembolik bir anlatımıdır bu sahne.

Yas, babayla inşası eksik kalan bağların oluşmasını veya kuvvetlenmesini sağlar. Yasını işlemeye başladığı zaman kimliğine kavuşur, büyür adeta. İsidor’la yaşadığı, ikameler üzerinden tamir edici bir baba-oğul ilişkisidir. İsidor Stephane’ı bırakmak istemez, hatta oğul kaçar baba kovalar. Onunla gurur duyar. Ezilen Çingeneleri merak edip onlarla yaşayan bir beyazın olması gurur kaynağıdır. Hapse atılan oğlunun acısının kısmen unutturur ona. Stephane için İsidor, terk etmeyen, onunla yolculuğa çıkmaya hazır bir baba figürü gibidir. Ayakkabısını tamir ettirmesi, bana kalırsa bu ilişkinin tamir edici yanına vurgu yapan kuvvetli bir semboldür.  Filmin başında uçarı bir gezginken, sonlarına doğru erişkin bir erkek olur Stephane. Babasının yolunda yeteri kadar yol almıştır, artık dönüp kendi yolunu çizmesinin zamanı gelmiştir.

Filmde örtük de olsa ödipal üçgen vardır. Nora Luca bir yönüyle babasının “arzuladığı” kadındır. Oğul, önce bu arzunun peşine düşer. Yol aldıkça arzuladığının babanın aşkı değil, babası olduğunu anlamaya başlar. Başka bir kadına (Sabina’ya) âşık olur. İkame baba İsidor’un Sabina ile flörtüne izin vermez. O artık bir erkektir ve Sabina onun kadınıdır. Ödipal çatışma azalmıştır. Babanın yeri değil, ideali içselleştirilir.

 Aylar sonra İsidor’un oğlu hapisten çıkar ancak bir kavga sonrası kaçtığı köyünde, gadjoların kundaklanmasıyla ölür, bütün köy yakılır. Stephane da babasının deneyimi yaşamış, farklı kültürlerin içinde yaşamanın ne demek olduğunu anlamıştır. Artık bir turist gözüyle bakmaz onlara. Yaşanan felaketten sonra kaydettiği kasetleri kırarak gömer. Artık babayla somut bir bağlantı nesnesine ihtiyacı yoktur. Sembolik baba mezarının başında, Çingeneler gibi yas tutar.