günah keçisi


psikanaliz / Cuma, Aralık 15th, 2017

                                           “Şeytanlarım beni terk ederse korkarım meleklerim de uçup giderler.”

Rilke, Mektup 74

 

Yaradılış mitine göre, yılan (şeytan), yasak meyveyi yemesi için Havva’yı, Havva da Âdem’i ayartır. İlk günahın cezası ekmek elden-su gölden yaşanan cennetten kovulmadır. Erkek toprağı işlemekle (çalışmakla), kadın, doğum sancısıyla (anne olmak) cezalandırılır. Tarihin değişmez iki günah keçisi şeytan ve işbirlikçisi kadın olur.

Günah keçisi eski bir Yahudi geleneği olan Kefaret Günü’nde seçilen iki keçiden biridir. Keçilerden biri yeraltı tanrısına adanır ve kurban edilirken, diğeri İsrail’in tüm günahları üzerine yüklenerek çöle salınır. Günahın bedeli öldürülmek ya da dışlanmaktır.

Günah keçisi (scape goat) kavramını İngilizceye kazandıran W. Tyndale de günah keçisi ilan edilir. Kutsal Kitap’ı, dördüncü yüzyıl Latincesinden İngilizceye çevirmek isteyen Tyndale, kilisenin hedefi haline gelir. Cahil halkın okumadan inandıkları kitabı anlayabilmeleri kilisenin otoritesini sarsacaktır. Beklendiği gibi çeviri, kilisenin destekçileri zenginler tarafından basılmaz. Aforoz edilen Tyndale kitabı el altından dağıtır ve kıtaya kaçar. Ancak 1535 yılında Anvers’te yakalanarak öldürülür (32).

Günah, dinen yasak olandır ve şimdiki bilgilerimizde M.Ö 10 bin yılından beri insan soyu dinlere inanmış, günahı da günahlarını aktaracak masumları da yaratmıştır. Hayvanlar, dinler, tarikatlar, kominizm, ateistler günah keçisi olabilir. Tarihin en trajik günah keçileri ortaçağ boyunca hortlayan cadı avlarıyla katledilen (gynocide) zavallı kadınlardır. Yüzyıllar içinde insan soyu günah keçileri yaratmak konusunda ustalaşır. Peki neden? Psikanalitik düşünce açısından önce dine ve günaha, sonra da günah keçisi yaratmanın psikolojik kökenlerine bakalım.

İnançsız bir Yahudi olan Freud dini, insanın çaresizliğinin, ölüm korkusunun ürünü olarak görür ve mitolojiye nasıl bakıyorsa dine de öyle bakar. Cennet, ana rahmindeki dertsiz, tasasız, ana kucağındaki mutlu günlere dair bir özlemdir. Yaşama çaresiz gelen insan yavrusu tutunacak, doğa ve ölüm karşısında çaresiz kalan erişkin inanacak bir şeyler arar. Öte yandan uygarlığın devamı ve günlük yaşamın düzenlenmesi için gerektirecek kurallara ihtiyaç da vardır. Dini inanç, insanın hem ilkel kaygılarını yatıştırır hem de toplu halde yaşamasını kolaylaştırır. Günah, inanan insanın vicdanen kabullendiği dinin kurallarına aykırı düşünce/davranıştır. Dolayısıyla günah bir vicdan (süperego) muhasebesidir ve din/tanrının sözü süperego buyrukları gibi algılanır.

Freud’a göre üç çeşit düşünme biçimi vardır. İnsanlık tarihi de bireysel tarih de sırasıyla bu düşünce biçimlerinin evrimidir (“filogenez ontogenezdir”). 1-Animistik düşünce, bebekte/küçük çocukta, şizofrenide ve ilkel insanlarda görülen düşünce biçimidir ( şimşek tanrıların kızgınlığı, yağmur bereketidir, acıktığımda meme bana gelir, başkaları düşüncemi kafamın içinden çalabilir). Cansız nesnelere canlının özellikleri atfedilir (can acıtan masa dövülür). 2-Mistik düşünme, tek tanrılı dinlerin ve büyük çocuğun düşünme biçimidir. Tanrının/ebeveynin kurallarına uyulursa sevilen kul/evlat olunur. Düşünceye eylemden çok yatırım yapılır. Obsesif kişiler mistik düşünürler (kötü düşünürsem kötü bir şey olur). 3-Rasyonel düşünme biçimi Freud’a göre sağlıklı yetişkinin ve modern insanın düşünce biçimidir. Gerçeklik temel alınır ve birey seçimlerinin/eylemlerinin sorumluluğunu üstlenir. Cennet de cehennem de bu dünyadadır ve şeytan (kötülük) insanın içindedir.

Psikanaliz, insan hayvanının zihninin derinliklerini araştırırken, ahlakı olabildiğince araştırma alanından uzak tutmaya çalışır. Freud’un yaşamının sonlarına doğru ölüm içgüdüsünü tanımlayarak insan içindeki “yıkıcı” tarafı kabul eder. M. Klein bu yıkıcı/saldırgan dürtüleri yaşamın, dolayısıyla kuramının başında yerleştirir. Tırnak içinde “kötü” Klein ile psikanalizin içine girer.

Klein’a göre hem yaşamsal (libidinal) hem de yıkıcı (saldırgan) dürtülerle hayata geliriz. Bu ikisi arasındaki denge, yıkmak/tamir olmak ruh sağlığının önemli belirleyicilerinden biridir. Klein fanteziyi temel bir zihinsel işlev olarak ele alır (33). Bebeğin ilk fantezileri “meme” üzerinedir. Bebek yaşamın başında besleyen, sevgi dolu, doyurucu memeyi iyi meme; olmayan, vermeyen, mahrum bırakan, zehirli kötü meme olarak ikiye böler (splitting). Klein’n bebeği içsel ve dışsal uyaranları etkisinde fırtınalı bir zihne sahiptir ve ilk yılın sonlarına kadar “paronoid-şizoid konumda” kalır. Yani içindeki kötüyü de iyiyi de memeye yansıtır. Yansıtma paronoyanın temel mekanizmasıdır.

Paronoyada içimizde katlanamadığımız “kötü”yü dışarıya yansıtırız. Paronoyak, “bende kötü var, zarar verici olabilirim” diyemez, “onlar kötü ve bana zarar vermek istiyorlar” der. İçindeki ile bağlantısını koparıp onu dışarı defeder. Yansıtmadan daha gelişkin bir savunma olan ve sınır (borderline) örgütlenmede sık kullanılan “yansıtmalı özdeşim”de, kişi sadece kötüyü değil, kendiliğinin bir parçasını ötekine yansıtır. Dolayısıyla yansıttığı şeyle kurduğu özdeşim (bağ) devam etmektedir. Bu karmaşık savunma kötüyü başkası üzerinden dönüştürme amacını güder.

Şeytan/şeytani olan psikanalitik anlamda yansıtmanın ürünüdür. İçimizdeki kötüyü şeytana yükleriz. Bizi günaha sürükleyen, içimizde olmayan, dışardan sinsice dayatılandır. Oysa şeytana uymak/uymamak bizim elimizdedir. Günahlarımızı başka bir “nesne”ye yüklemek, yani günah keçisi yaratmak için de yansıtmalı özdeşimi kullanırız. Çünkü günah/yanlış/hata kendiliğin bir parçası olarak kabul edilmiş, onunla kurulan bağ tamamen koparılmamış, masum bir nesneye yüklenmiştir. Hepimiz günahkârızdır ancak kefaret ve kurbanla af dileyip, şükran duyabiliriz.

M.Klein’ın kuramında haset/şükran ikiliği önemli bir yer tutar. Haset, iyi memeyi boşaltmaya, ısırmaya, zarar vermeye yönelik çok ilkel bir duygudur ve yedi günahtan biridir. Şükran ise verdiklerinden dolayı memeye/anneye/tanrıya minnet duygusudur. O halde içimizde kontrol edemediğimiz kötü günaha, büyüttüğümüz sevgi sevaba neden olur. Günah/sevap işleme potansiyeli, yani şeytan da melek de içimizdedir. Kendindeki/ötekindeki kötüyü kabullenebilen, iyiyle kötüyü birleştirebilen, iyiye duyduğu saldırgan itkiler nedeniyle suçluluk duyabilen bebek “depresif konuma” yükselir. İçindeki zayıfı gören güçlenir, kötüyü gören olgunlaşır.

Bataille kült eseri “Edebiyat ve Kötülük” de, Baudelaire’den Blake’e, Sade’dan Genet’ye “lanetli” yazarları ve eserlerini farklı yönleriyle tanıtır. Kötülüğün, özgürlüğe ve aşkınlığa giden tek yol olduğunu, iyini biatı, kötünün isyanı doğurduğunu savunur (34). Yan içimizdeki şeytanı/kötüyü kabullenmeden kendimiz olmamız zordur. “Kötülük”ü başka bir yazının konusu etmek üzerine muhafaza ederken Hasan Ali Toptaş’ın “Bin Hüzünlü Haz” romanına başladığı cümleyle yazıyı bitirelim (35):

“Beni en çok suçtan arınmışlığım tedirgin ediyor.”