hayallerin peşinde


psikanaliz, sinema / Salı, Kasım 13th, 2018

Hayallerin Peşinde (Revolutionary Road) Richard Yates‘in aynı adlı romanından (1961) uyarlanmış başarılı bir dönem filmi. İngiliz yönetmen Sam Mendes, tiyatro kariyerinin ardından çektiği ilk filmi Amerikan  Güzeli (American Beauty) ile yüksek gişe başarısını yakalamış, takdir ve ödülleri toplamıştı. Amerikan Güzeli 1990’ların Amerika’sına ve aile yapısına eleştirel bir bakıştı, Hayallerin Peşinde 1950’lerin… Ancak bu filmi benim için ilginç kılan şey kadın-erkek ilişkisine taraf olmadan, genel geçer, gerçekçi ve derinlikli bir inceleme imkânı sağlaması. Fakat önce bu ilişkinin resmedildiği tuvalin dokusuna bakalım.

 1950’lerde Amerika

 1950’ler, üretim ve teknoloji alanındaki hızlı gelişimle birlikte Amerika’nın dünya lideri olma yolunda hızla ilerlediği, tüketim toplumunun nüvesi oluşmaya başladığı, buna koşut sosyal dönüşümlerin görüldüğü bir dönem. 2. Dünya Savaşı sırasında, erkeklerin çoğu askerde olduğu için, pek çok işi kadınlar üstlenmişti. Çalışmak zorunda kalan kadınlar, 1950’li yıllara gelindiğinde, çalışmayı bırakıp ev hayatına geri döndüler: “…kadınlara eve dönmelerinin yurttaşlık görevleri olduğu söylendi, tıpkı birkaç yıl önce işgücüne katılmalarının görevleri olması gibi.”  Yeni oluşan bu asimetrik toplumsal düzen sonucunda erkekler çalışıp ekmek ve terapi parası kazanırken, kadınlar temizlik, yemek ve çocuk yaparlar. Yönetmenin ifadesiyle 1950’ler erkeklerin ve sekreterlerinin dönemidir.

Öte yandan 1950’ler Amerika’da psikoloji ve psikiyatri alanında ego psikolojisi‘nin ağırlık kazandığı, H.Hartmann‘ın Newyork Psikanaliz Derneği başkanlığını yürüttüğü dönem. Bu geleneğin merkezindeki değer bir çeşit ılımlı, akılcı, işlevsel olgunluktu. Uyum sağlamak ve bütünleşmek anahtar kavramlardı. Fakat uyum yanlış okumalara çok açık bir kavram. İlk bakışta kişinin arzularıyla, defektleriyle, yetenekleriyle ahengine değil de topluma, yani içselleştirilmemiş süper ego buyruklarına razı olması anlamına da gelebilir- ki kısmen de öyle anlaşılıyor. Dolayısıyla uyumsuz ve uygunsuz olanın çürük elma ilan edildiği tasnif edici bir sisteme ve anlayışa hizmet ediyor. John karakteri filmde, bir yanıyla gerçeğe herkesten yakın deli arketipiyken, öte yanda, tüm uyumsuzluğuyla psikiyatri ve psikanalize eleştirel ve mesafeli bir tutumun ete kemiğe bürünmüş hali. 1960’ların sonunda doruk noktasına ulaşacak anti-psikiyatri akımının öncüsü de.

 Aşk

 Filmin ilk flash-back’i bizi ilişkinin başına, film zamanının yedi yıl öncesine götürür. Kuşkusuz ilişki aşkla başlamıştır. Yirmili yaşların başında yakışıklı bir erkekle “cool” ve güzel bir kadının birilerinden etkilendiklerine şahit oluruz. Kadın kendine güveni olan, ne istediğini bilen biridir. Erkeğin ise henüz elindeki hayat ve potansiyelle ne yapacağını bilemediğini öğreniriz. Hikâyenin dramatik kurgusunda önemli bir yarılma daha aşkın başında belirir.

 Çoğumuzun zihninde “ideal” ilişkinin aşk ile başlaması gerektiği fikrinin olduğunu düşünüyorum. Bu ne kadar doğru bilmiyorum ama, mantık ilişkisine, evlilik sözleşmelerine soğuk baktığımız kesin. Önce aşktan nasıl perişan olduğumuza, sonra da birbirimizi nasıl perişan ettiğimize bakalım.

 Aşk (odipusla-yani ilk aşkla- birlikte) psikanalizin favori teması. Karşı-cins ebeveynimize duyduğumuz çocuksu aşktan, yine o ebeveynimize duyduğumuz sevgi ve korku nedeniyle feragat ediyoruz. Yerimizi ve haddimizi bilmeye doğru itiliyoruz. Artık ebeveynimizin yerine değil titrine göz koyuyor, ebeveynimiz değil ideallerini hedefliyoruz. Yasağın ve idealin birleşimiyle süper egomuz gelişiyor. Küçük Odipusların trajik hikâyesi her halükarda, büyüdüklerinde yeniden kanamaya ve acıtmaya meyilli çizikler bırakıyor. İlk aşkın izleri; arzuları, nesnesi, hayal kırıklığı bütün hayatımız boyunca yakamızı bırakmıyor. Hiçbir aşkın öncekini sağaltmaya yaramadığını ve her aşk ilişkisinde ödipal çatışmaların alevlendiğini de hatırlatmalı.

Aşık olma kapasitesi bir çiftin ilişkisinin temel direğidir. Bu, erotik arzuyla idealleştirmeyi bir araya getirme ve derinlemesine bir nesne ilişkisi kurma potansiyelini anlamına gelir. Kernberg yetişkin cinsel aşkın erotik arzu, sevgi, özdeşleşme, tutku ve idealleştirme unsurlarından oluştuğu görüşünde. Bergmann‘a göre aşk kapasitesi normal olarak gelişen bir simbiyotik deneyimi ve ayrımlaşma bireyleşme aşamasını gerektirir. Aşk ilişkisinde kayıp ödipal nesneyi arayış, yeni nesneyle ödipal travmayı telafi isteği ve kaynaşma isteği vardır. Yani aşk bir tamamlanma arzusudur. Aşk aynı zamanda yas tutabilme kapasitesiyle de ilgilidir. Balint yetişkin aşk ilişkisinde idealleştirmenin mutlaka olması gerektiğine inanmaz ama çoğu yazar için aşkta idealeştirme olmazsa olmaz. Lacan‘a göre aşk “tanımadığımız birine bizde olmayan bir şeyi vermektir.”

İdealleştirme en özlü tanımıyla aşırı değer biçmedir. Çoğu kez, idealizasyona açık veya muhtaç olduğumuz dönemlerde aşka yelken açarız. İdealizasyon açık denizlerin fırtınasında gerçekliğe yenildiğinde ilişkinin çetin sorunlarıyla boğuşmak zorunda kalırız. Çiftler ilişkinin gemisine kendi tarihleri ve ödipal çatışmalarıyla biner. Psikanaliz ilişki sorunlarına bu kişisel tarihi anlamak ve anlamlandırmakla başlar. Film, karakterlere- özellikle kadına genetik yaklaşıma izin vermez. Bana kalırsa bu eşini başrol oynatan yönetmenin semptomudur. Romanda kadının ebeveynlerinin o çok küçükken ayrıldığını, babasını hatırlamadığını ve onsuz büyüdüğünü, annesinin yineleyen depresyonlarla psikiyatri kliniğine yatışları olduğunu öğreniriz. Her ikisinin de ilk gençlik yıllarından itibaren sanat ve edebiyatla ilgilendiğini, arkadaşları arasında zeka, güzellik ve entelektüel çabalarıyla öne çıktıklarını öğreniriz.

Wheleer’lar kendilerini farklı kılmak ve farklılıklarını idealize etme ihtiyacındadırlar. Ebeveynlerine ve başkalarına benzemek istemezler(reddi miras). Fiziksel güzelliklerini, zekâlarını ve farklılıklarını idealize eden bu iki gencin birbirini arzulamasına şaşmamak gerek. Arzunun hedefi son tahlilde muğlâk olduğuna göre teorik olarak aslında kimsenin neyi niçin istediğinin mutlaklığı söz konusu olamaz. Erkeğin ne istediğini bilen yanıyla, kadının ne istediğini bilmeyen yanının etkileşime geçtiği spekülasyonu bana uygun geliyor…

Şimdi asıl sorulara geliyoruz? Neden flörte son verip, tekeşliliğe veya evliliğe yöneliriz. Adam Phillips‘e göre tekeşlilik bütünlüğümüzü koruma ve özel olduğumuz hissini yaratır. Üreme dürtüsü, güvenlik ve süreklilik arayışı, çocukluktan kalma aile romansı ve işin sosyoekonomik boyutu diğer nedenler arasında sayılabilir. İki kişiden arkadaş olur, aşk üç kişi arasındadır. Flört aslında hiç kaybolmayan üçüncünün ihtimalini bilinçte tutar. Flört arzuyu diri tutma yolunda cinsellik ile cinselleştirme arasındaki sınırı bulandırır, yarattığı belirsizlik, aynı zamanda denetim altında tutmaya çalıştığı belirsizliktir. Dolayısıyla evlilik bu belirsizliğe son vermek anlamına da gelebilir. Peki, nasıl oluyor da büyük bir tutkuyla bağlanan çiftler evlenince hayatı birbirlerine zindan ediyorlar?

  Evlilik

Popüler görüşler şöyle: aşk söner çünkü son kullanma tarihi vardır. Aşk söner çünkü idealleştirmeden esinlenir ve idealleştirmeler hayal kırıklığına dönüşür. Aşk söner çünkü insanın karanlık yanı (saldırganlık) onu ele geçirir ve nefrete dönüşür. Aşk söner çünkü nihayetinde insanlar değişir.

 Flört ve aşka mesafeli yaklaşan Freud’un görüşü oldukça karamsardır. Yaygın bir fenomen olan “psişik iktidarsızlık”tan bahseder: “sevdiklerinde arzulamıyorlar, arzuladıklarında sevmiyorlar.”  Freud cinselliğin ve sevginin, biri ilkel diğeri uygar iki kaynaktan geldiğini ve uyuşumunun güç olduğunu düşünüyordu.

Kernberg‘e göre çiftlerin etkileşim alanları üç başlık altında toplanabilir: 1- fiili cinsel ilişkileri, 2-bilinçli ya da bilinçdışı nesne ilişkileri, 3-kurdukları ortak ego ideali. İki insan arasındaki derin ve kalıcı bir ilişki ötekinin benliği kadar kendi benliğiyle de derinlikli bir ilişkiyi gerektirir (ben bilgisi, ben bilinci). Son tahlilde, bütün insan ilişkileri bitmeye yazgılıdır; kaybetme, terkedilme ve nihayet ölüm tehdidi aşk ne kadar derinse o kadar büyüktür, bunun ayrımında olmak da aşkı derinleştirir.

Dicks‘e göre çiftler, genellikle bilinçli istekleriyle şiddetli bir çatışma içinde, bilinçdışı nesne ilişkileriyle karşılıklı beklentileri arasında bir uzlaşmaya varır. Bu karşılıklı rol tayini yansıtmalı özdeşim sayesinde başarılır ve çiftin doyuma ulaşma kapasitesini belirlemede güçlü bir unsur olarak kendini gösterir.

Mitchell aile (family), ile aşinalık (familiar) kelimelerinin ortak kökenine işaret eder. Hepimizin zihninde sıradan/sıra dışı, alışıldık/farklı, güven/macera zıtlıklarının bulunduğunu, romantik aşkın bu zıtlıkların kesişiminde ortaya çıktığını belirtir. Ona göre partnerlerimizi bilindik kılıp, ilişkimizi maceradan arındırarak heyecanı ve aşkı öldürürüz.

Flörtün ayartıcı, tekinsiz, ihtimallere açık ve nispeten özgür düzlemi terk edilip, güven ve alışılmışlığa olan ihtiyaçlar ağır basınca kendimizi uzun soluklu bir ilişkinin ve komplikasyonlarının kucağında buluyoruz. Cinselliğin manifest bir biçimde ifade edildiği ve ötesi hak görüldüğü bu yakın ilişki biçimi, değer/değersizlik, sevgi/nefret, yakınlaşma/yalnızlık, doyum/yoksunluk vb. gibi onlarca çatışmaya gebe bir ruhsal eğitim kurumu gibi çalışıyor. Aynı zamanda aksiyon ve rollerin değiştiği bir tiyatro sahnesi. Bu noktada en önemli savunma mekanizması yansıtmalı özdeşim. Eşlerimizi, sevgililerimizi ihtiyacımız olan role sokma konusunda bilinçdışı bir ustalığa sahibiz.

Kadının oyunculukta yaşadığı hayal kırıklığı ile filme başlamıştık. İlk flash-back’ten çıkınca evlilikte de çiftin hayal kırıklığına uğradığını anlamaya başlıyoruz. Eve kapanıp, ev işlerine gömülen bir kadınla plaza hayatına sıkışan bir adamın yürütmeye çalıştığı, ihmal edilen iki çocuğun olduğu çatışması ve şiddeti bol bir evliliğe, hemen yanı başımızdaymış gibi tanık oluyoruz. Aslında tiyatro çıkışı koridorda yürüyüşleri ilişkilerinin ne hale geldiğini özeti gibi. Bir aradalar ama iletişim yok, kopuk ve soğuklar; birlikte yürüyorlar ama aynı düzlemde değiller. Bu durumda işlevsel olmayan yakınlaşma çabalarından biri de kavga. Film boyunca yaşanan tüm kavgalar yakınlaşamamanın, iletişim kuramamanın, tek vücut olamamanın yarattığı, şiddeti öfkeden hiddete uzanan duyguların yol açtığı temas platformları olarak okunabilir. (Bu sahnelerin gerçekliği hususunda yönetmen ve oyuncuları da tebrik etmeli). Her kavga, biricik olma, özel olma, değerli olma ihtiyaçlarının cam fanusuna bir darbedir; aynı zamanda ödipal çatışmaları alevlendirir. Sonuçta beklendiği gibi, ödipal üçgenin bir ucunu aile çemberinin dışında tamamlama çabası baş gösterir (ters üçgen-Kernberg).

Yazarın, dönemin evlilik kurumuna dair bakış açısı da oldukça karamsardır. Filmdeki çiftler yapaylığın, uzaklığın ve maskeli mutsuzlukların pençesindedir. Samimi olmaya çalışan Whelleer’ların evliliği ölümle sonlanır. Frank ve April birbirlerinin cehennemi olur.

 Manik-Depresif

Aşk bir çok yönüyle maniye benzer. Âşık olan da tıpkı manik gibi kendini mutlu, güçlü,  enerjik ve cinsel yönden uyarılmış hisseder; yaşamı olduğundan daha güzel ve zengin algılar. Aşık da manik de kişileri veya soyut düşünceleri idealize eder. Kendilik ve hayat algısı ciddi bir biçimde değişir. Yaşam ideallerin veya âşık olunanın çevresinde döner. Hatta aşık olmak tüm dünyaya karşı durmak gibidir. Çünkü aşk, toplumsal normların, odipal yasakların ve benlik sınırlarının ihlalini içerir. Âşık da manik de sınırlara ve kurallara meydan okumanın garip onurunu taşır (Arabesk şarkılarda, ötekilerin ilişkiyi sabote etme ortak temasını hatırlatmak isterim).

 Klinik pratikte nasıl manik hastalar iyileşmeye başladıklarında normali depresyon gibi algılarsa, aşkın bitmesi (veya sönmesi diyelim) âşıklarda da benzer bir etkiye neden olur bana kalırsa. İdealisazyonun renkli baharı, insan olmanın çetin kışına dönünce samanlığın seyran olmadığı anlaşılır. Benlik değerinin spekülatif borsası tepe taklak olur.

Aşk da ve manide inkâr önemli bir savunma mekanizması. Manide hâkim duygu dışında diğerleri, aşkda yaşamın veya sevgilinin kötü, yetersiz, eksik yönleri inkâr edilir.

 Hayal kırıklığı

Wheleer’ların önünde iki seçenek belirir: hayal kırıklıklarıyla yüzleşmek veya inkâr. İlk seçenek yaraları kanatacak uzun bir savaş gibidir. Küçümseyerek baktıkları çiftlere benzemelerinin, herkes gibi olmalarının, birbirlerini mutlu kılamamalarının nedenlerinin analizini içerir. Bu bir yönüyle kayıplarla yüzleşmek, yani yas işidir. İkinci seçenek de birçok dala budaklanabilir. Komşu çiftler gibi hiçbir şey yokmuş gibi yaşamaya devam etmek veya tutunacak bir çılgın proje. Kuvvetli sezgilere sahip kadın ilişkisini kurtarmak için son yolu seçer ve çoktan tozlu rafa kaldırılmış bir fikri projeye dönüştürmeye soyunur. Sanki zaman makinesi icat edilmiş ve ilişkinin başına dönmek mümkünmüş gibi bir yanılsama oluşur.

İan Craib’e göre geç modern dünyanın zorluklarından biri belki de neleri bekleyebileceğimiz, umut edeceğimiz ve arzulayacağımızla ilgili gittikçe artan bulanıklıktır. Buna neden olan önemli faktörler yaşamımızdaki parçalanma, yabancılaşma ve artan rollerdir. Modern dünya hem bu muğlâklık hem de tüketim toplumunun arzuyu kamçılayan dinamikleri nedeniyle hayal kırıklıklarına açıktır, fakat onunla yüzleşmeyi de engeller (“Kriz fırsattır” gibi veya yas mutlaka kazançla sonuçlanır gibi).

Umut etme ile idealler arasında bir bağlantı vardır. Umut etme elbette ki bireyi hayata bağlar, ancak ideallerimize ulaşabileceğimize dair kör bir inanç da hayal kırıklıklarına açık bir mekanizmadır. Bu durumda en tutarlı tutum trajik tutumdur: arzularımızı, umutlarımızı beklenti ve amaçlara dönüştürebilmek. Nietczhe‘ye göre akılcı insan dalgaların yıkacağını bilerek sahilde kumdan kaleler inşa etmez. Romantik, dalgaları hesap etmeden kale kurar ve her gelgitte yıkılır. Trajik insan ise yıkılacağını bilerek kumdan kaleler yapar ve keyfini çıkarır. Sonlu olan hayvani var oluşumuz ile görünüşte sonsuz olan simgesel varoluşumuz arasında acı verici bir bölünme vardır ve nihai son ölümdür.

Görünüşte Wheleer’lar için en sağlıklı yol hem bireysel hem de ilişkideki hayal kırıklıklarıyla yüzleşmek olmalıydı. Ancak bunun yerine April’in ön ayak olduğu, Frank’in pasif olarak kabul ettiği riskli bir projeye sığınırlar. Bu proje onlar için “sahte” bir ortak ego ideali zemini yaratır, aynı zamanda ben ile ben ideali arasındaki mesafenin kapandığı yanılsamasını yaratır. Depresyonda olan ilişki manik epizoda girer. İlk aşk döneminin tutkuları canlanır. Aslında bu sisteme, hayatın boşluk ve anlamsızlığına bir meydan okumadır. Planlarını açıkladıklarında akranları dehşete düşer, plan suya düşünce aynı kişiler derin bir nefes alırlar. Planın gerçekleşememesinde Frank’in güvenlik macera çatışması, kendisine sunulan ayartıcı teklifle birlikte baba ile rekabet, babanın öcünü almak gibi temaları da içeren özdeşim sorunlarının alevlenmesi, aşkın pervasızlığından kaynaklanan beklenmedik misafir önemli engeller olarak karşılarına çıkar. Başından beri gönülsüz olan Frank çark eder, erkeklerin dünyasında kadının çok da söz hakkı yoktur. Nihayet her şey eski haline dönmüş gibidir, fakat bu sefer sahte bir biçimde.

Stoller cinsel heyecanın bir bileşeni olarak saldırganlığın vazgeçilmez ağırlığına işaret etmiştir. Sevgi dolu bir ilişkide çiftler saldırganlığı aşkın ve cinselliğin hizmetine sunarlar. Fakat doyum azaldıkça saldırganlık başrole geçmeye başlar. Şimdi burada yine spekülasyonlara ihtiyacımız var. April saldırganlığı neden kendisine, kendi içine, rahmine döndürür? Umut yerini neden derin bir umutsuzluğa bırakır? April’in içinde öldürmek istediği nesne nereye denk düşer:  terk edip giden ve yoksun bırakan babaya mı, muhtemelen veremeyen anneye mi? Her ne olursa olsun April’in kendini, çocuklarını ve Frank’i cezalandırma arzusu ve bu nesnelere yönelik şiddeti, güncelden değil geçmişten kaynaklanır. Plan ego ile ego ideali arasında manik bir bütünleşme yanılsaması yaratmıştır, yanılsamadan uyanınca derin bir depresyona girer. İntihar içindeki “kötü” nesneleri öldürmeye yönelik acı bir seçimdir.

 Kaynakça

            1-Toplumsal Cinsiyet: Sosyal Psikolojik Açıklamalar Z. Y. Dökmen, Remzi Kitapevi

            2-Aşk Sürebilir Mi, S. Mitchell, Bilgi Üniversitesi Yay.

            3-Aşk İlişkileri, O. F. Kernberg, Ayrıntı Yay.

            4-Hayal Kırıklılığı, İ. Craib, Ayrıntı Yay.

            5-Flört Üzerine, A. Phillips, Ayrıntı Yay.

            6-Tekeşlilik, A. Phillips, Metis Yay.

            7-Hayallerin Peşinde, R. Yates, Doğan Kitap