karşının taksisi


psikanaliz / Çarşamba, Aralık 20th, 2017

                                            Özgürlük, sınırsızlık değildir, razı olduğumuz sınırları çizebilmektir

Anne karnında bir sıvının içinde muhafaza ediliriz. Doğmak bu nedenle sudan çıkmış balık gibi olmaktır. Zengin imgelemi ile Freud (R.Rolland’ın katkısıyla), kişinin tam bir narsisistik doyum halinde olduğu, rahatsız edici herhangi bir uyaranın olmadığı kusursuzluk durumuna “okyanussal duygu” adını vermiştir (73). Hiçbir şeye ihtiyacımız olmayan zaman mekândır anne karnı: ekmek elden su gölden…

Sudan gelir, karada yaşarız. Belki de bu nedenle severiz denizi. Körfez, boğaz, kıyı gibi coğrafi oluşumlar içeri-dışarı, gitmek-kalmak, girmek-çıkmak, özgürlük-tutsaklık gibi ikilemleri çağrıştırır. Sınırlarımızı, sınırlarımızı aşmakla ilgili çatışmalarımızı hatırlatır.

İstanbul’da boğaz, iki kıtayı birbirinden ayırır. Her iki taraf için de karşısı, karşıdır. Bu şehirde taksi şoförlerinden ne zaman “ben karşının taksisiyim” cümlesini duysam, aklıma “arkadaşımın aşkı” klişesi gelir. İki durumda da aidiyet, mülkiyet ve mahcubiyet vardır. Karşının taksisiyle (arkadaşınızın aşkıyla) tesadüfen karşılaşırsınız, her istediğinizde bulamazsınız; onunla ancak belli bir mesafe alabilirsiniz (dokunmadan flört edebilirsiniz). Onu sahiplenmek istiyorsanız karşıda yaşamayı (sınırları aşmayı) göze almak zorundasınızdır. Bu cesaret ister, risklidir. Karşının taksisini sahiplenmek için (arkadaşınızla) bağlarınızı koparmayı, yaşama biçiminizi değiştirmeyi, hatta savaşmayı göze almanız gerekir. Oysa kendi yakanızda da birçok taksi (ihtimal) vardır. Karşının taksisi ile yaşanan deneyim (keyif-ihtiyacın karşılanması) geçici bir yanılsamadan ibaret olabilir.

“Arkadaşımın aşkısın”  Fecri Ebcioğlu’nun söz yazdığı Enrico Macias bestesi. Şüphesiz ki bir erkek şarkısı ve erkek egemen bir bakış açısını yansıtıyor. Çünkü arkadaşın aşkı fenomeni kadınlarda değil erkeklerde görülür ve bana kalırsa doğrudan rekabet sorunlarıyla ilgilidir.

Aşk ve rekabet psikanalizde ödipal üçgeni (anne-baba-çocuk) işaret eder. Çocuksu ilk aşkımız nedeniyle anne-baba arasında kalırız. Sağlıklı gidişatta kızlar ilk aşklarına (anneye) döner, erkekler ise ilk nesneden vazgeçmek zorunda kalır, ötekine (babaya) yüzünü döner. Freud’a göre rekabet erkek çocuk için daha risklidir, zarar görme (kastrasyon) fantezisine bağlanır. Oysa kız çocuklarında zaten (geçmişte) kastre edildiği fantezisi vardır. Ama her durumda çocuksu aşktan vazgeçmek gerekir. Büyümek, sevdiklerimizi kaybetmemek ve bağları sürdürmek için vazgeçmeyi öğrenmemiz gerekir. Freud’a göre ödipal dönem kız çocuğu açısından daha dolayımlıdır ve kadınlar bu nedenle erişkin aşkında sebat etmeyi, bağlanmayı daha çok başarırlar. Freud’un kuramı, ilerleyen yıllarda feminist kuramcılar tarafından eleştirilir. Neticede psikanaliz erkek egemen modern toplumun ürünüdür. Freud’un 6 çocuk sahibi olduğu bilgisi, sanırım bu tartışma için yeterlidir.

Modern çağda ödipus ve sonuçları evrensel bir fenomen olarak görülür. Ergenlikte ödipal çatışmalar alevlenir. Genç erkek, sevgi ile erotizmi, sevilecek kadınla sevişilecek kadını birbirinden kalın çizgilerle ayırır, böler. Bir yanda “kutsallık” öte yanda haz vardır. Beğenilen kadın rakip erkekler için “yengeniz” konumuna getirilir. Yengelik, mülkiyetin kabullenilmesi, akranın ihtimal dışına itilmesidir. Kadın sahip olunacak, ele geçirilecek bir nesneye indirgenir.

Erişkinlik bu ikisini gönül rahatlığıyla birleştirebilmektir bir bakıma. Arzunun bulanık doğasının kabul edilmesidir. Modern zamanların erişkin aşk ilişkisinde, kadınlarda erkeği elde etmeye yönelik rekabet “normal”, erkeklerde kadını elde etmeye yönelik rekabet “anormal” karşılanır. Arkadaşının aşkına tutulan kadın, strateji geliştirip, soğukkanlılığını koruyup, arkadaşıyla ilişkisini de yönetebilirken, erkeğin eli ayağına dolaşır. Ne yapacağını bilemez. Dolayımlı ve çatışmalı ilişkiyi sürdürebilme kapasitesi kadınlarda daha çok gelişmiştir. Bu ödipal çatışmanın mirasıdır.

Psikanalize göre bütün olumlu ilişkilerin içinde erotik bir yan vardır. Yakın hemcins ilişkilerinde (dostluk) bu erotik yatırımın türevleri fark edilir. Birbirine yakın arkadaşlar arasında cinsellik küfürle, sözel veya bedensel şakalarla rahatlıkla ifade edilir. Dürtülerin yoğunlaşıp, sınırların bulandığı ergenlik döneminde ufak tefek cinsel deneyimler de yaşanabilir. Dostluğun içinde bastırılmış erotik arzu bulunur. Gerek kaybetme korkusu ve bastırılmış erotik yan gerek de cinsiyete özgü ödipal çatışmalar nedeniyle erkeklerde arkadaşın aşkına duyulan ilgi (ruhsal) sistemde arızaya neden olur.

Fecri Ebcioğlu ‘nun şarkısı 1967 yılında yayımlanır. Yeşilçam “arkadaşımın aşkı” fenomenini sıkça kullanır melodramlarda. Türkiye tüketim toplumu ve popüler kültürle henüz tanışmamıştır. Postmodernizm, ideallerin ve değerlerin birinden koptuğu tutarsız zihinler (defektif süperegolar) üretir. Modern arayışlar olarak tanımlayacağımız kökene dönme, gelenek aktarımı ikinci plana atılır. Yavuz Tuğrul’un “Kabadayı” (2007) filmi, bu değişimi kabadayılık/serserilik bağlamında anlatır örneğin. Kabadayı’nın asla aşamayacağı kırmızı çizgileri (raconu) vardır, postmodern serseri için her yol mubahtır. 1990’lardan sonra erkeklerin (şişirilmiş) dünyasında tutunacak prensipler kaybolmaya başlar, arkadaşın aşkına ilgi duymak ve bu ilgiyi ifade etmek eskisi kadar da anksiyete yaratmaz sanki.

Boğazı toprakla ve asfaltla doldurmadığımız sürece “karşının taksisi” söylemi devam edeceğe benziyor. Her ne kadar sönmeye yüz tutmuş gibi görünse de “arkadaşımın aşkı” çatışması da öyle…