koleksiyonculuk ve fetişizm


psikanaliz, psikiyatri / Cuma, Ocak 12th, 2018

Hitler’in sağ kolu Goering, saplantılı bir sanat koleksiyoncusuydu. Savaş yıllarında, hayranı olduğu J. Vermeer’in, “İsa ve Zina Yapan Kadın” tablosunu, değeri bugün on milyon dolar olan 137 tabloya karşılık Hollandalı ressam ve sanat koleksiyoncusu Meegeren’den almıştı. Savaş sonrası hapse atılan Goering, bir darbeyi de sahip olduğunu zannettiği tablonun sahte, Meegeren’in de başarılı bir kopyacı olduğunu anladığında yaşayacaktı. Yanında bulunan bir gözlemci, yüzbinlerin ölümüne neden olan faşist Goering’in kandırıldığını öğrendiğinde “dünyada kötülüğün olduğunu sanki ilk kez keşfediyormuş gibi göründüğünü” belirtmişti (111).

Koleksiyon “öğrenme, yarar sağlama veya zevk amacıyla bir araya getirilmiş ve özelliklerine göre sınıflara ayrılmış nesnelerin bütünü” olarak tanımlanır. Koleksiyoncu da çeşitli nesneleri bu nedenlerle istifleyen kişidir. Öğrenme ve yarar sağlama dolaylı ruhsal kazançlardır; haz alma ise birincil. Haz duyamıyorsak, en azından hoşnutsuzluğu gidermeye çalışırız. Öyleyse, biriktirmek, düzenlemek, tamamlamak nasıl bir haz verir ya da hangi hoşnutsuzluklarımızı giderir? Goering neden gerçeği kadar güzel olan tablodan artık haz alamaz?

Hemen her şeyin koleksiyonu yapılabilir. En eski koleksiyon nesnesinin pul olduğu söylenir (İlk pul 1840 yılında basılmıştır). Paradan oyuncağa, arabadan sigara paketine, pipodan eve yüzlerce nesne koleksiyoncuların ilgisini çeker. Biriktirilecek nesnesin ömrü uzun olmalıdır. İronik biçimde ömrü uzun olmayan ama sık biriktirilen şeylerden biri de kelebektir. Pul, kelebek ya da başka bir hassas nesneyi korumak için ayrı bir özen gerekir. Dolaysıyla koleksiyoncu özenli, sabırlı ve araştırmacı olmak (zamanda ve mekânda yolculuk yapmak) zorundadır veya öyle olduğu için bu uğraşı seçmiştir.

Biriktirme, sabır, ayrıntıcılık, mükemmeliyetçilik, eksikliğe tahammül edememe, kontrol etme ve sahip olma psikolojide “obsesif” adı verilen bir kişilik örgütlenmesinin, şiddeti kişiden kişiye değişebilecek özellikleridir. Obsesyon (takıntı, saplantı), kişinin zihninin ürünü olarak gördüğü ısrarlı ve tekrarlayan düşüncelerdir. Obsesyonlar kişiyi huzursuz eder ve obsesyonu bertaraf etmeye yönelik tekrarlayan davranışlara (kompulsyon, zorlantı) neden olur. Obsesif’ten kasıt, takıntılı düşünce ve davranışları olan, fikir, prensip ve yaşayış biçimleri esnek olmayan, disiplinli, yönetmeye ve kontrol etmeye yatkın, oyun oynamaktan çok kurallara önem veren ruhsal örgütlenmedir. Obsesifler adeta hazdan, keyif almaktan kaçarlar. Biçim özün önüne geçer, yaşam bir ödev haline gelir. Ağır durumları için W. Reich “yaşayan makine” benzetmesini kullanmıştır.

Obsesyonların nedeni bilinçdışı çatışmaların neden olduğu anksiyetedir. Klasik psikanalitik kuram bilinçdışı suçluluk ve saldırganlığa vurgu yapar. Lady Machbet’in (kana bulaşmış) ellerini tekrar tekrar yıkaması obsesyonun klasik örneğidir. Her semptom bir uzlaşmadır; obsesyon da bilinçdışı suçluluk ve saldırganlığın daha kabul edilebilir bir türevi-gösterenidir. Yani obsesyonlar daha derin ve şiddetli bir hoşnutsuzluğu azaltır. Freud’un “ruh kanseri” dediği ağır takıntı hastaları, bilinçdışı çatışmaların yarattığı anksiyeteyi yatıştırmak için adeta bir savunma orkestrası kullanırlar. Bunlardan biri de “yapıp-bozma” adı verilen savunma mekanizmasıdır: takıntılı zihin önce elleri kirletir, sonra temizler; kötü bir düşünce akla getirilir sonra bertaraf edilir. Yorucu ve yıpratıcı bir tekrar devam eder.

Goering’inki gibi, bir uğraş olmaktan çıkıp saplantıya dönüşen koleksiyonculuk, “yapıp-bozma” savunması gibi işler. Seçkiye katılan her eşya, eksiklik hissini bir nebze azaltır, kısmi tatmin sağlar – yeni bir eksik aranıp bulunana dek.  Bir koleksiyonu tamamlamaya çalışmak, eldekilerle yetinmenin önüne geçer. Koleksiyonun tamamlanmasını beklemek hazzı da ertelemek anlamına gelir. Sahip olmanın en güç olduğu nesne koleksiyonun en nadide eseri haline gelir.

Bir insanın 137 tabloya, diğer insanları mahrum bırakarak sahip olma arzusu da, bu 137 eseri neden tek bir tablo için elden çıkarmayı istediği de yanıtlanması güç sorulardır. Çoğu sanat koleksiyoncusun estet (güzel düşkünü) olduğu bilinir. Psikanalitik açıdan estetlik doğrudan cinsellikle ilgilidir. Sanatçı/sanatsever cinsel libidoyu kaynağından kopararak yaratı sürecine yatırır (yüceltme); estet/sanatsevici ise doğrudan ürünü (sonucu) cinselleştirir. Estet sanatçının/sanatseverin kötü bir taklididir ve en çok korktuğu şey kendisi, yani taklit eserdir. Estet için süreç değil sonuç önemlidir ve ürün (sanat eseri) fetiş bir nesneye dönüşür.

Bir sapkınlık olarak fetişizm, fetiş nesne/durum olmadan cinsel haz alamamaktır. Bu bir beden bölümü olabileceği gibi (ayak, meme vs), bir aksesuar (ayakkabı, jartiyer, deri kıyafetler), ya da bir insanlık hali (çaresizlik, kölelik) olabilir. Fetişist için saplantı haline gelen şey/durum olmadan uyarılmak ya da tam bir doyum sağlamak mümkün değildir. Cinsellik de bedenler de parsiyel (kısmi) olarak ele alınır.  Bir nevi saplantıdır fetiş ve cinsel gelişimde bir anormalliği işaret eder.

Psikanalizde cinsellik, kabaca, pregenital ve genital cinsellik olarak ikiye ayrılır. Freud cinsel dürtülerin kaynağının (erojen bölgeleri) gelişimsel olarak önce tüm vücut (ten), sonra sırasıyla ağız, anal bölge ve nihayet genital bölge olduğunu savunur. Sağlıklı cinsellik genital cinselliktir ve hedefi cinsel organların birleşmesidir. Pregenital cinsellik tam bir tatminin, partnerle bütünleşme ve kaynaşmanın yaşanmadığı, sapkın eğilimlere gebe bir cinselliktir. Fetişler de pregenital cinselliğe ait sapkınlıklardır. Aşılamamış ödipal çatışmaların (özellikle kastrasyon anksiyetesinin) bir ürünüdür, bu nedenle fetiş fanteziler, pregenital cinsellikle (tenle, oral-anal bölgeyle, boşaltım fonksiyonlarıyla) ve ödipusun kazancı olan cinsiyetler arası farkın (C. Parat) inkârıyla ilgilidir (112).

Koleksiyonculuk da fetişizm de saplantı boyutunda olmadığında yaşama renk katan, haz üreten ve fayda sağlayan uğraşlardır. Fakat patolojik tarafa geçtiğinde, yaşamı fakirleştirir.  Saplantı bir nevi “mecburiyet” hissi yaratır ve tıpkı estet gibi koleksiyoncu da fetişist de süreci değil sonucu hedef edinir. Bir dürtüyü (ya da bir nesneyi) idealleştirmek ona sahip olmadığı bir değer, boyut atfetmektir. Koleksiyoncunun da fetişistin de trajedisi, arzunun tatmin edilemezliğini inkâr etmeleridir. Hiçbir şeye bütünüyle sahip olmayız, kendimize bile…

J. Fowles’ın ilk romanı “Koleksiyoncu”nun kahramanı Cleeg, sıradan bir kasabada, verimsiz bir hayat süren bir vergi memurudur. Annesiz, babasız akrabalarının yanında büyümüştür ve hayatının tek tutkusu, çocukluğundan beri sürdürdüğü kelebek koleksiyonculuğudur-kasabanın hayat dolu, zeki, sanat okulu öğrencisi Miranda’ya âşık olana kadar. Piyangodan büyük ikramiye çıkınca işi gücü bırakır ve platonik aşkı Miranda’yı şehir dışında satın aldığı bir evin mahzeninde hapseder. Tıpkı kelebeklere davrandığı gibi özenli ve nazik davranır Miranda’ya. Onu alıkoymak ve hapsetmek dışında bir kötülük yapmaz. Romanın ilk bölümü Cleeg’in günlüğü, ikinci bölümü Miranda’nın günlüğü şeklinde tasarlanmıştır. Miranda hastalanıp ölmeden önce şu satırları yazar: “Tanrım ölüme terk etme beni!” Kanatlarından iğnelenmiş bir kelebek gibi…