kral yolu: rüyalar


psikanaliz / Cuma, Aralık 15th, 2017

                       “Rüyamda bir kelebek olduğumu gördüm ve kendi kendime sordum: Ben insan olduğunu  

                        düşleyen bir kelebek miydim yoksa kelebek olduğunu düşleyen bir insan mıydım?”

                                                                                                                                                            Chuang Tzu

                        “Bitmesin istiyordum bu gece uykularım / Seni gördüğüm akşam rüyamdaki şehirde”

Mustafa K. Gök /Rüyamdaki Şehirde                                                                               

                                                                                                                           

Nedir rüya? Düşünce midir, görüntü mü? Ayrı bir yaşantı mıdır, uykulu zihnin sayıklaması mı? Rüyalar neye yarar? Gördüğümüz rüyalarla ne yapmalıyız? Anlamaya mı çalışmalıyız, yaşamaya mı? Rüyalar geçmişten mi gelir, geleceğe mi gider?

Rüya Arapçada “görmek” anlamına gelir. Günlük dilde rüya (düş) ve hülya (hayal) kelimeleri birbirine yakın anlamlarda, bazen de birbiri yerine kullanılır. Beklentisi kendi gerçekliğinden uzak düşen birine hayalci denir. Arkadaşımız çok zor bir şey istiyorsa, rüyanda görürsün, deriz. Hepimiz düşlem (gündüz düşü) denilen zengin olma, başarılı olma, sevdiğimize kavuşma hayallerine dalmışızdır.

Tarih boyunca insanlar mesaj taşıdıklarına inandıkları rüyaları anlamaya-yorumlamaya, gelecek hakkında tahminlerde bulunmaya çalışmışlardır. Yunan mitolojisinde uyku tanrısı Hypnos, Thanatos‘un (ölüm tanrısı) ikiz kardeşidir. Yarı ölüm gibidir uyku-yaşamın ilk yıllarında da anneden babadan uzaklaşmaya neden olan zorunlu ve belirsiz bir ayrılık gibi hissedilebilir ve bu nedenle genellikle kaygı uyandırır. Hypnos ile gece tanrıçası Nyx’in oğlu Morpheus düşleri temsil eder. Efsanelerde, kahramanların rüyalarına bilge dedeler girer ve yol gösterir. Eski uygarlıklarda rüya görme doğa-üstü bir iletişim olarak algılamış, dünyaya hükmeden krallar, padişahlar rüya tabircilerini yanlarından eksik etmemişlerdir.

Modern uyku fizyolojisi çalışmalarından biliyoruz ki uyku kabaca iki bölüme ayrılır. Yüzeyel uykudan derin uykuya geçtiğimiz “nonREM” dönemi ve rüyaların büyük çoğunluğunu gördüğümüz “REM” (Rapid Eye Movement) dönemi. REM döneminde hızlı göz hareketleri izlenir, göz ve solunum kasları dışında vücut felç olmuş gibidir. Bu dönemler birbirini takip eden ve 90-120 dakika kadar süren döngüler şeklinde gecede 4-6 kez tekrarlanır.

Uykuya daldığımız ilk saatlerde süre olarak nonREM dönemi baskınken, sabaha doğru REM uykusu ağırlık kazanır. O nedenle sabaha karşı gördüğümüz rüyaları hatırlama ihtimali daha yüksektir. Uyku laboratuvarlarında yapılan deneylerde REM dönemlerinde uyandırılan deneklerin sonraki gecelerde daha fazla REM dönemi yaşadığı gözlenmiştir. Yani ne kadar az uyusak da rüya gördüğümüz uyku periyodu olabildiğince korunmaya çalışılır (20).

Uykuya dalmamız için içsel veya dışsal uyaranların azalması gerekir. Örneğin soğukta, gürültülü bir yerde, bir uzvumuz ağrıyorken veya kafamıza takılan ve bizi endişelendiren düşüncelerimiz varken uyumak zordur. Uykunun devamı içinse açlıktan vücut sıcaklığına pek çok bedensel duyumun ve zihinsel çatışmanın bizi rahatsız etmemesi gerekir. Uykuda bedenimiz dinlenir, metabolizma yavaşlar fakat zihin (beyin) durmaz. Uyku nadasa yatmak değildir. REM döneminde zihinsel süreçlerin hızlandığı, büyüme hormonu salgısının arttığı, beyinde öğrenme ve bellekle ilgili işlemlerin devam ettiği saptanmıştır. Dolayısıyla rüya gördüğümüzde zihnimiz aktif olarak çalışır. Peki, bu çalışma ruhsal olarak ne anlam ifade eder?

İlk uyku araştırmacıları rüyaları, uykudayken devam eden zihinsel etkinliğin anlamsız ürünleri olarak görmüşler, daha sonraki araştırmacılar bedensel duyumların rüyalara neden olduğunu öne sürmüşlerdir. 19 yüzyılın sonlarına doğru Freud rüyalara bakış açısını kökten değiştirecek bir kuram geliştirir.

Psikanalizin kurucusu Freud başyapıtım dediği “Düşlerin Yorumu“nu 1900 yılında yayımlar (21). Sıkı bir literatür araştırmasının ardından kendi rüyalarını ve yorumlamasını okuyucu ile paylaşır. Bilinçdışına giden “kral yolu”nun rüyalardan geçtiğini söyler. Takip ettiği hastalarından rüyalarını, kendilerine ket vurmadan serbestçe anlatmalarını ister ve adına “rüya çalışması”  dediği yöntemi geliştirir. Onun sayesinde terapilerde rüyalar bol hasat alınan verimli topraklara dönüşür.

Freud’a göre rüyalarda bilinçdışı istekler doyurulur. Çoğu zaman kendimize bile itiraf edemediğimiz saklı gerçekler su yüzüne çıkar. Fakat bunlar yine zihnimizin uyguladığı “sansür”ler nedeniyle şekil değiştirmiştir. Bilinçdışı, açığa çıktığında bunaltı (anksiyete) yaratabilecek, yüzleşmesi güç arzuları çarpıtır. Freud’a göre bu çarpıtma uykunun devamı için gereklidir (“Rüya uykunun bekçisidir”). Çünkü yoğun duyguları yaşadığımız ve içeriğin açık olduğu rüyalar (kâbus gibi) uykuyu bozar ve kişiyi uyandırır.  Rüyalar arzu ile uyku arasındaki şaşırtmacalı uzlaşmalardır. Aynı zamanda bu çarpıtma kendimizle yüzleşmemize gösterdiğimiz “direnç”tir. Bu direnç nedeniyle rüyalar hatırlanamaz veya çabucak unutulur.

Uyandığımızda saçma bulduğumuz rüyalar aslında iç dünyamızda kaynayan sorunların temsilleridir. Rüyalar bilinçdışının zamansız, mekânsız, mantıkdışı itkilerinden oluştuğu için bize tutarsız gelir. Yer değiştirme ve yoğunlaştırma adı verilen çarpıtma yöntemleri ile rüyanın içeriği saklanır. Bizde etkili izler bırakan anılar ve duygular günlük olayların sahnesinde başka oyuncularla ve farklı olaylarla tekrarlanır. O nedenle “günün tortusu” denilen ve asıl mesajı gizleyen, rüya görülen günle ilgili fazlalıkların ayıklanması gerekir. Ancak ondan sonra rüya işlenebilecek bir ham madde olur. Daha sonraki işlem “gizil içeriği” anlamak için rüyanın işlenmesi/çözümlenmesidir. Bu çözümlemeyi terapist ve hasta birlikte “çalışarak” yapabilirler ancak. Burada uygulanacak yöntem rüya ile ilgili her türlü çağrışımı (düşünceyi, duyguyu, sözü) serbest bırakmaktır. Terapist yansız bir gözle yönlendirir ve yardımcı olur.

Freud’a göre oldukça kişisel bir yaşantı olan rüya, kişinin kendisi dışında başka bir şeyi hedefleyemez. Rüyalar “görenindir” ve onun içindir. Gelecekten haber vermez, daha çok kişinin geçmişi ve günceliyle ilişkilidir. Yakınlarımızın başına kötü şeylerin geldiği rüyalar bizim iç dünyamızdaki kaygıyı, onları kaybetme korkumuzu işaret edebilir veya onlara olan öfkemizin bir yansıması olabilir. Elbette her rüyanın çok derin anlamları olmak zorunda değildir. Beden duyumlarından kaynaklanan rüyalar veya rüya parçaları da sıktır. Örneğin uyurken sıkıştığımızda, rüyamızda kendimizi tuvalet ararken görebiliriz veya susamışsak rüyamızda kana kana su içebiliriz. Tıpkı bu bedensel isteklerimiz gibi ruhsal arzu ve gereksinmelerimiz de rüyalarda (fakat bu sefer örtük bir biçimde) karşımıza çıkar.

Psikanalize göre rüyalar bilinçdışından şifreli haberler getirir. Bu haberlerin deşifre edilmesi gerekir. Ancak anahtar hastadadır. Terapist sadece hastanın şifreyi çözmesine yardım eder. Hazır formüllere de yer yoktur. Diğer “rüya tabiri” biçimlerinde sıkça kullanılan semboller, psikanalitik rüya çalışmasında ancak hastanın çağrışımları sonuç vermezse (hastanın ruhsal dünyasını hesaba katılarak) kullanılır. Yani kişinin iki ayrı rüyada gördüğü yılan aynı şeyi temsil etmiyor olabilir. Birbiriyle aynı rüyayı gören iki kişi için rüyaların “gizil anlamı” farklıdır.

Rüyalar arzularımızı, korkularımızı, sıkıntılarımızı bilinçliyken (uyanıkken) kuramayacağımız bağlantılarla bize anlatır. Rüyanın vaat ettiği kendimizi daha iyi tanıma şansıdır. Tabii merak eder ve peşini bırakmazsak.