narsisizm


psikanaliz, psikiyatri / Salı, Aralık 19th, 2017

                                    “Narsisisizm çağında yaşıyoruz.” Özü itibariyle bu da narsisistik bir cümle!

                                     “Narcissos uzun yaşayabilir, kendini tanımazsa eğer.”/ Kâhin Triesias

Tanım

Son yıllarda psikiyatri ve psikanalize damgasını vurmuş, büyük kuramsal ayrılıklara neden olmuş, üzerinde çok çalışılmış ve tartışılan bir kavram narsisizm. Hem bu nedenle hem de çok bilinen tipi “kibirli narsisist” nedeniyle kötü bir üne de sahip olmuş. Kavramın adı, tıpkı “ödipus” gibi mitolojik bir hikâyeden alınmış: Narcissos yakışıklı bir delikanlıdır. O’na âşık olan perilerin aşklarına cevap vermediği için kendine âşık olmakla cezalandırılır. Bir gün ormanda su içmek için eğildiğinde suyun aynasında yansımasını görür ve gözlerini hayran olduğu kendisinden alamaz. Suya düşüp öldüğü rivayet edilir. Kıssadan hisse kendimize hayran olmanın “ölümcül” olabileceğidir.

Freud, şizofreni hastalarındaki megalomani (“ben peygamberim,” “ben başbakanım”, “özel yeteneklerim nedeniyle beni izliyorlar” vs) ile mistik düşünme biçimi (“çok güldüğüm için acı bir şey yaşadım”), aşığın maşuku büyütmesi, ebeveynlerin evlatlarına hayranlığı arasındaki benzerliklere dikkat çekmiş ve narsisizm özetle  “aşırı değer biçme” olarak tanımlamıştır (70). Narsisizmde ortak unsur, değerlendirilenin öneminin şişirilmesi, gücünün abartılması, kusurlarının görülmemesidir. Diğer bir deyişle narsisizm bir yanılsamadır.

Şöyle bir benzetme yanlış olmaz sanırım: hava balon için neyse, narsisizm de bizim için odur. Narsisizm olmadan balonun da bir anlamı olmaz, Dolayısıyla “sağlıklı narsisizm” bizi şu yalan dünyada bir şeyler yapmaya iten yakıtın da kaynağıdır. Ancak balon çok şişerse çeperi incelir, incinmeye ve patlamaya eğilimli olur.

Köken

Narsisizmin kökeni yaşamın ilk yıllarıdır. Erişkin analizi (düşler, düşlemler, arzular) somut düşünme biçimleri (çocuksu veya ilkel kabilelerdeki, şizofrenideki) ve bebek gözlemleri insan yavrusunun yaşamın ilk aylarında kendilerini dünyanın merkezinde gördüğünü düşündürür; çocuk bütün yatırımını kendine yapmıştır (primer narsisizm). Gel zaman git zaman yetersizliğiyle yüzleşen çocuk bu narsistik yatırımın bir kısmını kendine saklarken (ben ideali), çoğunu ebeveynlerine yöneltir (“süper baba”, “dünyanın en iyi annesi”). Eğer sağlıksız bir gelişimle ebeveynlere yansıtılan libido tekrar kendiliğe yatırılırsa (sekonder narsisizm), yani çocuk yeterince aynalanamazsa, değer biçme alanında sorunlar başlar.

Freud büyüklenmeciliğin kökenini, patolojik bir gelişimin sonucu olarak görür. Oysa Kohut’ta açık, Winnicott’ta örtük olarak, çocuğun büyüklenmeciliği normal sürecin bir parçası olarak görülür ve hatta yeterince desteklenmesi (aynalanması) gerektiği öne sürülür. Kuramlar kendi aralarında tartışa dursun, tüm kültürlerde, dinlerde kibir, ukalalık, kendini üstün görme ayıplanır, günah sayılır. Tevazu ise desteklenir ve takdir edilir. Öyleyse patolojik narsisizm, çok eski çağlardan beri insanlığın baş belasıdır.

Klinik

Patolojik narsisizm bağlanma problemlerinden, içe kapanıklığa, öfke nöbetlerinden, boşluk hissine, mutsuz başarılardan, başarısız büyüklenmeliliğe, süreksizlikten alkol-madde bağımlılığınma kadar çok geniş bir klinik spektrumla ifade edilebilir.

Kişilik özellikleri değer biçme konusunda ciddi bir bozukluğun yansımasıdır.  Narsisitikler kendilerini oldukça değerli hissetmek isterler. Başkalarını eleştirmek mükemmellik algılarının bir tezahürüdür. Fakat en ufak eleştiriye tahammül edemezler ve ağır tepkiler verebilirler (narsisistik öfke). İnsanları değerli ve değersiz olarak iki kümeye ayırırlar. Değerli olanlar “idealize” edilmiş mükemmel kişilerdir. Değersiz olanlar narsisistin hayatında sömürüldükçe yer bulur. Sevgi ve empati konusunda da oldukça kadük kalmışlardır. En başta kendilerini sevemezler. İnsanlara hisleri de sınırlıdır: hayranlık veya hor-görü. Empati yapamazlar. Yas tutamazlar. Dışarıdan soğuk, duygusuz veya “cool” algılanırlar. Duygular zayıflığın, güçsüzlüğün işareti olarak algılanır. Çünkü başkalarının önünde güçsüz görünmek utanç vericidir. Narsisistlerin trajedisi, kimseye ihtiyaçları olmadığını düşünmelerine rağmen başkalarının hayranlığına olan ihtiyaçlarıdır. Kişilikleri, özsaygılarını başkasından onay alarak sürdürme çabası etrafında örgütlenmiştir. Balon örneğine dönersek, başkalarının nefesiyle şişip-sönen bir balon gibidir narsistik. Hayran olunma, zengin olma, çok ama çok başarılı olma düşlemleri vardır.

Bana kalırsa, “çocukça” beklentilerin sürdüğü gelişmemiş bir ruhsallıktır patolojik narsisizm. İçerde hissedilen değersizliği örtbas etmeye, hatta tam tersi gibi görünmeye yönelik “çocukça” çabalardır: yaramazlığını veya utancını örten çocuğunki gibi: “acımadı ki!”

İnsan olmanın trajedisidir narsisizm. Narsisistik olmayan birinden bahsedemeyiz. Mesele narsisizmimizin şiddeti ve derinliğidir. Ağır bir seri katilin de başarılı bir iş adamının da narsisistik patolojisi ön planda olabilir.

Sistem

Güncel kuramlar narsisizmin kökenini, çocukluktaki empati eksikliği, aynalanmama, değerden yoksun kalma veya değerinin abartılması gibi ilk dönem ilişkilerde arar. Özetle gelişimde,  çocuğun değil ebeveynin ihtiyaçları ön plandadır. Peki, narsisizmi günümüzün baş belası haline getiren sosyal değişimler nelerdir?

Boşluktaymış gibi bir insan ruhsallığı yoktur. Sosyal değişimler bireysel psikolojiyi ve ilişki biçimlerini değiştirir. Narsisizm, 20 yüzyılın ikinci yarısından itibaren önemli bir sorun olarak tanımlanmıştır. Kült eserinde Lasch (71);  her toplumsal sistemin, kendi yapısına ve işleyişine uygun kişilik örgütlenmesine ihtiyaç duyduğunu ve kendi kültürünü başta aile olmak üzere, okul ve diğer karakter oluşturucu sosyalleştirici kurumlar aracılığıyla bireyde kişilik biçiminde yeniden ürettiğini belirtir.

Lash’a göre, geç kapitalist dönemde, sistem (anne) açısından bireyin (çocuğun) kendi olarak bir değeri yoktur; bireyin değil sistemin gereksinimleri ön plandadır. Günümüz insanından, mesleğinin gerektirdiği yüksek niteliklere sahip olması, “prezantabl” olması, en az bir yabancı dil bilmesi, iyi ve markalı giyinmesi, zayıf, sağlıklı ve genç kalması, kendini iyi sunması, etkileyici, karizmatik olması, kendine güvenli görünmesi beklenmektedir. Ne olduğumuz, gerçekte ne hissettiğimiz/düşündüğümüz; ne yaşadığımız ve gerçekten neye ihtiyaç duyduğumuz değil; artık nasıl göründüğümüz önem arz etmektedir. Çağdaş insan, sistemin gereklerini yerine getirdiği ve sistem tarafından cömert biçimde ödüllendirildiği halde bir türlü mutluluğu, içsel huzuru ve tatmini yakalayamayan boş, sıkıntılı ve anlamsız insandır.

Joel Kovel, tüketim toplumunda reklâm yoluyla çocuksu arzuların kışkırtılması, medyanın ve okulun ebeveyn otoritesini ele geçirmesi, sahte kişisel tatmin vaadiyle içsel hayatın rasyonalizasyonu sonucunda yeni bir “sosyal birey” tipinin ortaya çıktığını ileri sürer (72). Narsisizm çağı, bastırılmış arzuları serbest bırakırken kendiliği yine alıkoymuş, arzu tatminini anlamsızlaştırmıştır. Sonuçta, ortaya, kendilikle bağını koparmış, arzu görüntüsü altında köksüzleşmiş ihtiraslar çıkmaktadır.

Kendiliğin güdülemediği arzu gerçek bir arzu değildir. Modern insanın hakiki arzusu hâlâ tatminsizdir. Söz konusu savunmacı ihtiraslar her ne kadar tatmin bulsa da kendilik kaynaklı hakiki arzu meşruiyet çerçevesi içinde nesnesiyle buluşup tatmin bulamadığı için açlığı giderek derinleşmekte; kişi bilinç düzeyinde hatalı biçimde yorumladığı bu açlığı sahte tatminler, kazanımlar ve parlak başarılarla gidermeye çalışmaktadır. Günümüz insanının doymak bilmez ihtiraslarını, hırslarını ve açgözlülüğünü güdülüyen bu derin açlığıdır. Ne denli tatmin bulsa, kazanım sağlasa da, ne denli başarı elde etse de hep bir şeyler eksik ve yarım kalmaktadır.

Sonuç

Bret Easton Ellis’in aynı adlı romanından uyarlanan Amerikan Sapığı (Amerikan Psycho, 2000) filminde başlangıçta kibirli bir narsistik olan P. Bateman’ın patolojisinin gittikçe derinleşmesine ve yamyamlaşan bir seri katil oluşuna şahit oluruz. Romanda kendine en çok yaklaştığı dönemde söyledikleri narsisizmin hüzünlü yanını gösterir:

 “… derken meşum zevkim tavsıyor ve bütün bu olup bitenlerde bir avuntu bulamayarak kendime ağlıyorum, bağıra bağıra ağlıyorum, hıçkırıklar içinde, “ben sadece sevilmek istiyorum, diyorum, dünyaya lanetler yağdırıyorum… Kendi bomboş suratımı gözümün önüne getiriyorum…”