nostaljinin gizli çekiciliği


psikanaliz / Cuma, Aralık 15th, 2017

                                                “nostalji: yarın olsa da bugünü sevsem” / ekşisözlük yazarı

Dünya baş döndürücü bir hızla değişiyor. Çoğumuz zamanın hızla aktığını ve ona yetişemediğimizi hissediyoruz. İlk defa arabaya binen ve bir müddet sonra ruhu geride kaldığı için inmek isteyen meşhur Kızılderili öyküsünde olduğu gibi, ruhumuz bedenimize, günlük yaşamın hızına yetişemiyor. Eskiden yaşlanmanın bir belirtisi olarak görülen geçmişi özlem, yeniliklere açık olamama, anılarla yaşama yani nostalji, genç ve orta yaşlarda da sıklıkla hissedilmeye başlandı.

Nostalji, Yunanca “nostos”, yani “eve dönüş” kelimesinden köken alır. Çoğumuz için çocukluğun zaman-mekânı kaybedilen (kaybedildiği hissedilen) bazı güzellikler barındırır. Büyümek bu kayıpları tolere edebilmektir bir anlamda. Aslında yas-lanarak, çocukluğun kayıplarının yasını tutarak büyürüz.

Psikolojide yas kavramı, günlük kullanımından daha geniş bir anlam ifade eder. Ayrılıklar, statü veya para kayıpları, göçmek, emekli olmak, menopoza girmek, kronik bir hastalığa yakalanmak vb. yaşamımızda geri dönüşü olmayan veya güç olan birçok insani durum bizde kayıp hissi yaratıp yas sürecini tetikler.

Kanserli hastalarla yapılan çalışmalar yas sürecinin aşamalarını açığa çıkarmıştır (26). Yas’ın ilk evresi inkâr evresidir. Kişi acı veren haberi duyduğundaki şoktan henüz tam kurtulmamıştır. Yaşanan şeyin şaka olduğu, gerçek olmadığı, rüyada görüldüğü gibi kaybın öncesine dönme arzusunu gösteren düşlemler ve yaşantılar olur. İkinci evre öfke evresidir. Kişi bu olayın (acının, kaybın, hastalığın) neden kendi başına geldiğini sorgular ve öfkelenir. Bazen kişi kendisini, yakınlarını, sağlıkçıları veya kaderi suçlar. Bu aşamayı pazarlık aşaması takip eder. Adeta vicdanla pazarlık yapılır. Nerede yanlış yapıldığını, yanlışın neresinden dönülebileceğini hesaplanmaya çalışır.

Zamanla, acının ağırlığı tüm gerçekçiliğiyle çöker. İlk üç aşama ağır travmaya verilen istemsiz tepkiler gibidir. Bunların işe yaramadığı anlaşılıp, acı veren olay gerçeklik düzleminde ele alınmaya başlar. Kayıp duygusu depresif bir döneme neden olur. Bunu atlatan kişiler yasın son aşaması olan kabullenme aşamasına geçerler. Kabaca bu eksende ilerleyen yasın derinliği ve gidişatı kişiden kişiye, ilişkiden ilişkiye değişir. Aslında her yas parmak izi gibi biriciktir. Kaybın beklenmedik olması, kaybedilenle çatışmalı ilişki, süreğen kayıplar, haksızlığa uğramışlık hissi yas tutmayı zorlaştırabilir. Kişi yukarıdaki aşamalardan birine saplanıp kalabilir.

Yaşlanmak; ölüme yaklaşmak, gençliği, sağlıklı ve dinç olmayı kaybetmek anlamına gelir. Freud’un psikoseksüel kuramını insan yaşamının sosyal yönlerini de ekleyerek genişleten Ericson (İnsanın Sekiz Evresi), yaşamın son evresinde bütünleşme ya da umutsuzluk çatışmasının başat olduğunu savunur (27). Yaşlanan kişi geçmişe dönüp baktığında bütünlüklü ve üretici bir yaşam geçirmişse, şimdiki hayatında özellikle akranlarıyla doyumlu bir sosyalliği varsa güncelle olan bağlantısını sürdürüp geleceğe umutla bakabilir. Yaşam yası tutulmamış kayıplarla geçmişse umutsuzluk hâkim olur. Bu bağlamda nostalji, aslında yaşamdaki tutulmamış yaslara verilen bir tepki gibidir.

Ericson’un kuramından bu yana dünya çok değişir. Geç modern yaşam, bireye durup düşünme, hazmetme, anlama ve anlamlandırma şansı tanımaz. Çünkü bunun için zaman gerekir. Oysa vakit nakittir ve zaman kaybına tahammül yoktur. Durmak geride kalmayı, başarısız olma riskini, yaşlanmayı, hatta ölümü sembolize eder. Birer “deneyim” olmaktan çıkıp stereotipilere (anlamsız tekrarlara) dönen edimlerimiz, monoton hayatımızda yaşadığımızı kanıtlamaya yönelik nafile çabalardır.

Regresyon (gerileme), psikanalizde içsel zorluklar (ve anksiyete) nedeniyle ruhsal süreçlerde geriye gitme anlamında kullanılır. Çoğu kez kişi, dönemsel zorluklardan kaçmak için, bu zorlukların olmadığı döneme regrese olur. Örneğin okula yeni başladığı dönemde ayrılma anksiyetesi yaşayan bir çocuk, altını yeniden ıslatarak, okula gitmek zorunda olmadığı döneme (bilinçdışı arzuyla) geri dönmek isteyebilir. Toplulukların da travma sonrasında kendilerini bir arada tutan temel bağlara (din, dil, ırk) döndüğü ve toplumun homojenleşmeye çalıştığı bir gerçektir. Yaşlılar, birbirleriyle eski bayramları, ortak geçmişi yâd ederler.

Geç modern insanın en büyük yakınması anlamsızlık ve boşluk hissidir. Ruh, anlamın olduğu zaman-mekâna, köklerine dönmek ister. Yaşlılık, “yolun sonuna” gelindiği hissine neden olduğu için nostaljiye açıktır. Yani gelecek olmadığı için geçmiş özlenebilir. Oysa günümüzde genç erişkinler ve orta yaşlılar da bir “garip” nostalji rüzgarına kapılıyorlar. Yakın geçmiş (80’ler, 90’lar) saf bir özlemle anılmaya başlandı bile. Anlam ve köken bulabildiğimiz yere dönmek istiyor gibiyiz.

Bana kalırsa nostalji, dönemsel bir özellik veya bir semptom olmaktan çıkıp, makul nedenleri olan ruhsal bir ihtiyaca dönüştü. Bireysel bir çatışmadan çok sosyal bir değişimi, patolojik bir tepkiden çok sağlıklı bir özlemi işaret ediyor. Çünkü günümüzde yaşam, ruhun yetişemeyeceği bir hızda, ama deneyim kazandırmadan akıp gitmekte. Tutunmak, en temel ihtiyaçlarımızdan biridir. Zamana da anılara da tutunabiliriz.