samimiyet


psikanaliz / Salı, Aralık 19th, 2017

                    Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol” / Mevlana

Yalanın İcadı (2009) filminde, herkesin her içinden geçeni söylediği sıkıcı bir dünyanın, yalanın keşfiyle birlikte nasıl eğlenceli hale geldiği anlatılır. Süzgeci olmayan zihinlerin kurduğu ilişkilerdeki gerilim de gizem de azdır. Sıkıcı ve umutsuz yaşam, beyaz yalanlarla renklenir. Yalan umut ve yaratıcılıkla ilgilidir.

Yalan inandığımız/bildiğimiz doğrunun söylenmemesidir; yani inandığımız şey yanlışsa bile yalan söylemiş olmayız. Ötesi her yalan zararlı değildir; yalan, karşıdakine zarar verdiğinde mutlak kötü olur. Yalan atmaktan kötüsü ve şairin dediği gibi daha zoru, yalanı sürdürmektir.  Diğer insanların farklı fikirleri olacağını öğrenmeden (soyut düşünce) yalanı kavrayamayız. Konuşmayı öğrenmemizle, susmayı öğrenmemiz arasında geçen süre (oyun çocukluğu), yalanın ve hayallerin en kolay uydurulduğu dönemdir: vicdan henüz gelişmemiştir ve arzu yoğundur. Çocuğun yalanlarıyla erişkininki arasındaki fark yalancının çıkarcılığı ve kararlılığıdır. Çocuklar büyüdükçe yalan söylememeyi değil, ne zaman yalan söyleneceğini öğrenirler. Peki, neden yalana başvururuz? İnsan gerçekten yalan söyleyen tek hayvan mıdır?

Primat çalışmalarında, yakın akrabalarımızın, tıpkı insan yavrusu gibi muziplik, rol yapma, örtbas etme, dikkat dağıtma gibi aldatmaya yönelik davranış repertuarına sahip olduğu saptamıştır. N. Humprey, primatlarda aldatmaya yönelik davranışların sosyal zekânın bir getirisi olduğunu, yalanın insanların karmaşık toplumsal yaşamının bir sonucu olduğunu öne sürer. İnsanlarda dil, aldatma ile yalan arasındaki farkı büyütür. Çünkü dil vasıtasıyla eylem ile söz birbirinden keskin biçimde ayrılabilir (67). Yani hiç de sevmediğimiz birine, seni seviyorum, diyebiliriz.

Amatör yalancıların neden yalan söylediklerine dair teoriler çıkar üzerinde odaklanır. Maddi manevi çıkar sağlamak, haz elde etmek ya da hoşnutsuzluğu gidermek için yalan söyleriz. Başkasının iyiliği için yalan söylediğimizde de aslında kendimizi rahatlatırız. Bir vicdan (süperego) patolojisi olan psikopati ve nörolojik bir tablo olan konfobulasyonda kolaylıkla yalan atılabilir/uydurulabilir. Normal şartlarda yalan söylemek zordur, çünkü bir vicdan muhasebesini ve duygusal yükü de beraberinde getirir. Bütün yoğun duygulara, motor hareket (deşarj) eşlik eder. Bu nedenle yalan söylerken, gözlerimizi kaçırır, eğilip bükülürüz. Profesyonel yalancılar; vicdanı olmayanlar veya bu duygu ve hareketleri kontrol edebilenlerdir. Samimiyetsizliklerini gizleme konusunda ustalaşmışlardır.

Samimiyet, ilk bakışta farklı görünen iki anlamda kullanılır: dürüstlük/doğru sözlülük ve içtenlik/yakınlık. Sponville, samimiyeti, “iyi niyet”in bir öğesi olarak görür: samimiyet, kişinin başkasına yalan söylememesidir, iyi niyet ise hem kendisine hem de başkasına. İyi niyetin de samimiyetin de hedefi hakikattir. Erdem, “iyi” olmaya yönelik insani bir çabadır ve dürüstlük erdemlerin şahıdır. Tek başına samimiyet bir erdem olamaz (68). İnsanları katleden bir Nazi de, karşı takım taraftarına saldıran bir fanatik de samimi/harbi olabilir. Sponville’in eseri etikle ilgilidir. Oysa psikanaliz, mümkün olduğunca ahlaki kıstaslardan uzak durmaya çalışır.

Bana kalırsa samimiyetin iki anlamı (dürüstlük-yakınlık), aslında iki aşamasını tanımlar. Yani başkasına ve kendimize dürüst oldukça, kendimize ve ötekine yakınlaşır, daha içten ve sahici olmaya başlarız. Psikanalitik kavram çifti olan spontanlık (kendiliğindenlik) ve sahicilik samimiyetin bu iki aşamasına neredeyse denk düşer. Bu kavramlar, “Bağımsız Okul”un öncüsü Winnicott’ın armağanıdır.

Winnicott’a göre, başlangıçta anne bebeğe bir yanılsama alanı yaratır. İhtiyaçların şartsız-koşulsuz karşılandığı bu alan çocuğa, ilerde oynarken hissedeceği gibi, kendiliğinden olma imkânı tanır. Winnicott için oyun ve oynamak birbirinden çok farklı şeylerdir. Oyun (game), belirli kurallarıyla yaratıcı bir alan bırakmaz, oysa oynamak (play) çocuğunun gerçek kendiliğini ifade ettiği potansiyel alandır (69). En spontan olduğumuz zamanlar oynayabildiğimiz zamanlardır. Zihni meşgul olanlar kendini oyuna bırakamaz. Ruh sağlığının önemli belirteçlerinden biri olarak spontanlık, kendi iç çatışmalarımızı, eksiğimizi-fazlamızı gizlemeden, başkasının (ötekinin) kanısına en fazla kendimizinki kadar değer vererek, içimizden geldiği gibi davranabilmek olarak tanımlanabilir. Kendiliğinden olmak, dolayımsız ve dürüst olmaktır. Yani, olduğumuz gibi görünmektir.

Winnicott’a göre sahicilik de yine anne-çocuk ilişkisiyle belirlenir. Anne başlangıçta çocuğun ihtiyaçlarını karşılar, zamanla optimum (yeterince) yoksunluğa maruz bırakırsa, çocuk isteklerini ifade etmeyi, ihtiyaçları karşılanmadığında tepki göstermeyi öğrenir. Tersi durumda çocuk (ebeveynin ihtiyaçlarını karşılamaya programlanırsa) kendini tanıyamaz ve erişkin ilişkilerinde bulunduğu kabın şeklini alan bir sıvı gibi davranır.  Winnicott bunu “mış gibi” kendilik olarak tanımlar. Sahicilik, psikanalitik anlamda gerçek kendiliğin ortaya konmasıdır. Yani göründüğümüz gibi olmaktır.

Bir ruhsal olgunluk olarak samimiyet, gelişimsel sırasıyla önce kendiliğinden (spontan) olmak, sonra da gerçek kendiliğe (sahiciliğe) ulaşmaktır. Kökeni anne-çocuk ilişkisine dayansa da aile içi kuralların işlevselliği/bütünlüğünü, yalana-yanlışa kesilen cezaların orantısını, ebeveynlerin samimiyetini olası diğer belirleyiciler olarak tahmin etmek güç olmasa gerek. Layıkıyla oynayabilen çocukların daha samimi olacağını da…

Winnicott için terapi de bir nevi oyundur ve psikoterapistin görevi “oynayamayan hastayı oyun oynayabilecek bir duruma getirmektir.” Winnicott tedavinin hedefini, kişinin spontan ve sahici olabilmesi olarak belirler. Terapi odasında, tamir edici bir ilişki içerisinde spontan konuşabilmeyi (serbest çağrışım) ve sahici arzularını, korkularını dile getirmeyi öğrenen hasta bu oyunu odanın dışına, yaşamına uyarlayabilir. Samimi olmak, gittikçe azalan bir çabayla ama gittikçe artan bir duyarlılıkla sürdürülebilir. Terapist için de…

Terapide hastaların başta samimiyetsiz buldukları, terapistin kendini gizlemesidir. Hayatının en mahrem anılarını, zihninin en karanlık köşelerini anlatan hasta (günlük yaşamındaki diğer ilişkilerinde olduğu gibi) terapisti bilmek ister. Yakınlık/içtenlik arzusu, bilinmeyene dair fantezilere dönüşür. Bu fanteziler dile geldiğinde yine hastanın yararına kullanılır. Terapistin samimiyeti, paradoksal olarak, kendini anonimleştirmesinde, saklı tutabilmesinde yatar. Yani terapist kendini silikleştirdikçe hastaya alan kalır. Oyun alanı hastanın zihnidir; çerçeve (terapinin kuralları), oyun alanından çıkmamak için geliştirilmiş önlemlerdir. Çünkü amaç sadece keyif almak değil, iyileşmedir. Kimi kuralları, kimi her şeye rağmen, bilinmeyen biriyle oynayabilmeyi önemser. Zamanla güven ilişkisi gelişir ve terapistin zihni (psikanalitik zihin) içselleştirilir. Kişi kendi zihniyle oynamayı öğrenip, keyfini çıkarabildiğinde iyileşir.

Sosyal ilişkilerimizde bir erdem olarak tanımlanabilecek samimiyet, psikolojide hem bir ruhsal olgunluk düzeyi hem de tedavinin hedeflerinden biridir. Farklı bir ilişkilenme biçimi olarak terapi karşılıklı ama farklı samimiyetlerle başarılı olabilir. Neticede her ilişkinin bir mesafesi, her mesafenin de bir samimiyeti vardır. Mesafeleri anlayıp tahammül edebildikçe, samimiyetsizlik için bahanemiz kalmaz.