serbest çağrışım engellenemez


psikanaliz / Salı, Aralık 12th, 2017

                                                                                 tuhaf bir replik: saçmalama, saçmalamıyorum!

Pirandello’nun dramatik oyunu “Ağzı Çiçekli Adam” da, epitelyoma nedeniyle altı aylık ömrü kalan bir adamın ruhsal yarılması anlatılır. Anti-kahraman, ölümle acı bir biçimde yüzleşince yaşamı ve şimdiye kadar dil de dâhil uymak zorunda olduğu kalıpları sorgular, dolayısıyla seyirciye de sorgulatır. İçinde bulunduğu ruh hali nedeniyle çağrışımlarını da kontrol edemez; onları serbest bırakabilmenin bir nevi delilik olduğunu anlamıştır.

Çağrışım, zihnimizin düşünce akışıdır, içerik ve hız açısından değerlendirilir. Gündelik hayatta çağrışımlarımız mantıklı bir dizge içerisinde ve bizi rahatsız etmeyecek bir hızda akar. Yorulduğumuzda, madde etkisinde, yaratı sırasında, uykusuzken, âşıkken çağrışımlarımız değişir. Bazı ruhsal hastalıklarda çağrışımdaki bozulmalar birer bulgu olur. Örneğin manide çağrışımlar kişiyi ve dinleyeni yoracak, bazen anlamı bozacak bir biçimde dağılır ve hızlanır (uçuşur). Şizofreni de çağrışımlar sadece fonetik bir benzeşimle somutlaşır, çoğu zaman fakirleşir ve yavaşlar.  Duygularını anlatmakta zorlananlar (obsesifler, aşkı ilan edecekler) ana konunun etrafında dolanıp dururlar (teğetsel çağrışım).

Psikanaliz semptomdan çok anlamı önemser. Bu yüzden seanslarda sadece hastanın ne anlattığına değil, nasıl anlattığına da bakılır. Terapist bir yandan hastayı dinlerken bir yandan da kurguya dikkat eder. Psikiyatridekine benzer bir işlevi vardır çağrışımın; ancak psikanalizde Freud’un adına serbest çağrışım dediği bir teknik tedavinin önemli bir öğesidir ve başlangıçta kişinin bilinçdışı dirençleri serbest çağrışımı engelleyerek tedaviyi baltalar. Nasıl mı? Öncelikle serbest çağrışımın fikrinin nasıl geliştiğine bakalım.

Histeriyi araştıran Freud, ilk başta, hastaların semptomlarının nedenini bilinçdışının karanlık mahzenine hapsedilmiş ve unutulmaya yüz tutmuş hatıralar olduğuna inanmıştı. Yaşadığı dönemde toplumsal/bireysel değer yargıları sert ve acımasızdı. Gördüğü vakalar, bilinçdışı arzu ve korkularını, önemli anıları ve duygu izlerini bastırmış, vicdanı (süperegoları) katı/baskıcı kişilerdi. Hipnozla, kişilerin bu rahatsızlık verici hatıralara ulaşması kolaylıkla sağlanacak, hasta bu bilgiye kavuşunca iyileşecekti. Ancak masa başı planı divana uymadı. İki nedenle: kuru (duygusuz) bilgi işe yaramıyordu ve insanların geçmişe dair algıları, geçmişte ne olduğundan daha önemliydi.

Teorik bilgileriyle paralel olarak uygulaması da değişti Freud’un. Hastalardan terapiye geldiklerinde, her şeyi ama akıllarına gelen her şeyi dile getirmelerini istedi. Çünkü şakalar, rüyalar ve sakarlıklar gibi serbest çağrışım da bilinçdışına ulaşmayı kolaylaştırıyordu. Freud hastalarını uyaranı azaltıp, rahat hissedebilecekleri şekilde divana uzandırdı; hastanın hemen arkasına oturarak göz temasını kesti. Geliştirdiği teknik ve oluşturduğu ortam, hastanın kendisiyle/çağrışımlarıyla baş başa kalmasını kolaylaştırıyordu. Hastalarının konuşmalarını olabildiğince kesmeden dinledi. Çağrışımlar (nehirler) akışına bırakıldığında bilinçdışına (denize) ulaşıyordu.

Serbest çağrışım kişinin kendini duygu ve düşüncelerinin akışına bırakması, düşündüklerini ve hissettiklerini, sansürlemeden (anında) ifade etmesi olarak tanımlanabilir. Bu tür bir akış direnci (farkında olmadan iç dünyadan kaçış eğilimini) zayıflatır. Kişi aklına geleni sansürlemeden anlattığında, başka türlü düşünmeye ve hissetmeye, daha yaratıcı olmaya başlar. Çağrışımlar birbirleriyle bağlantılı diğer çağrışımları ve anıları ortaya çıkarır. Süperegonun baskılarından, düşüncenin kemikleşmiş kalıplarından sıyrılan hasta bilinçdışına ulaşmayı kolaylaştıracak malzemeyi kucağında bulur. Süreç hastanın lehine ilerler.

Kişinin kendini rahat bırakabilmesi, sansürlememesi, ket vurmaması serbest çağrışım için gereklidir. Ancak serbest çağrışım yapabilmek onu tanımlamak kadar kolay değildir maalesef. Birçok karmaşık insanlık durumunda olduğu gibi serbest çağrışım okuyarak değil, deneyimleyerek anlaşılır. Kendini zihnin akışına teslim etmek, anıları hatırlamak, duygu ve düşünceleri serbest bırakabilmek sağaltım için önemli bir parametredirFerenczinin muhteşem özetiyle: “Hasta serbest çağrışım yaptığı için değil, yapabildiği için iyileşir.”(2)

Psikanalizin ilk hastası Anna O. terapiyi “konuşma kürü” olarak tanımlamıştı. Hastanın konuştuğu, hekimin dinlediği bu garip ilişkide serbest çağrışımın hekimdeki karşılığını da zamanla buldu Freud: “serbest gezinen dikkat”.  Terapist hastasının getirdiği malzemeyi, hareket eden bir trenin vagonundan dışarı bakar gibi ya da gazetenin rastgele bir sayfasını açıp, dikkatimizi sayfanın üzerinde gezdirdiğimiz gibi dinlemeliydi. Ya da bir başka deyişle serbest çağrışım, kendi zihinsel süreçlerimiz üzerinde serbest gezinen dikkati kullanabilmekti. Sadece terapide de değil.

Günlük dilde “beyin fırtınası”, edebiyatta “bilinç akışı” tekniği serbest çağrışımla yapılır. Bilinç akışı denen yöntemle yazan yazarlar, çağrışımlarını serbest bırakarak, dilin ve düşüncenin kalıplarının dışına taşma cesaretini göstermişlerdir. Dünya edebiyatında W.Woolf, yerli edebiyatımızda L.Erbil bilinç akışı tekniğini başarıyla uygulamış yazarlardır. Filozof L. Wittgenstein da, zamanla düz yazıdan vazgeçerek,  birbiriyle gevşek bağlantılı aforizmalara yönelmiştir. Psikanalizle yakından ilgilenen Witgenstein’ın bir aforizmasıyla bitirelim (3):

“Saçma sapan konuşmaktan korkmayın sakın! Saçma-sapanlığınıza dikkat etmeme yanlışına düşmeyin, yeter.”

 

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.