sevgili depresyon


psikanaliz, psikiyatri / Salı, Aralık 12th, 2017

                                                                             “Derman aradım derdime/Derdim bana derman imiş”

N.Mısri

Tarih öncesinden postmodernizme                   

Yeşilçam melodramlarında sık rastladığımız bir motife, depresyonun özel bir türü olan melankoliye adını veren mitosta da rastlarız. Savaşla (Ares), barışın-aklın (Athena) istenmeyen çocuğu Melancholius (Melankoli), annesi tarafından ormana bırakılır. Sefalet içindeki köylerde büyüyen Melankoli, zamanı geldiğinde yerinin tanrılar (zenginler) katı olduğunu öğrenir. Macera dolu bir yolculuktan sonra kavuştuğu vatanı ve ailesi onu hayal kırıklığına uğratınca, keder içinde, fakir ama namuslu insanların arasına geri döner.

Antik çağda melankoli, astrolojik olarak soğuk gezegen Satürn’e, biyolojik olarak kara safraya (Hipokrat) bağlansa da nihayetinde mizacın bir sonucu olarak görülür: mevsim gibi algılanır. Aristoteles’e göre melankoli düşünen insanın/filozofun ayrıcalığı, hatta bizzat doğasıdır. Ortaçağ karanlığı, iman yolunda çekilen çileci sıkıntı (acedia) dışında kederi günaha indirger, cüzzam gibi lanetler. Dante “kavrayışın hayrını yitirmiş olan kederli delileri” sızlananlar kentine yerleştirir (9).

Modern dünyada depresyon, ne doğal görülür ne de şeytani; patolojiye, dolayısıyla tedavi edilebilir bir hastalığa dönüşür. Betimleyici psikiyatri, insan ruhuna yuva kuran, fırsat bulduğunda onu istila eden bir mikrop gibi görür depresyonu. İlaçlarla tedavi edilse de tekrarlayıp durur. Antik çağda insanın doğasına içre olan depresyon, modern zamanlarda kendi doğası olan bir mutluluk düşmanına dönüşür.

Postmodern dünya başarının ardından, mutluluğu da kutsar. Mutluluk belirli formüllerle, yaşam biçimiyle ulaşılabilecek bir statü; mutsuzluk başarısızlık olarak servis edilir. Mutluluk güvenli ve steril bir siteyse mutsuzluk varoştur. Başarı “doğru zamanda, doğru yerde olma”, mutluluk “bardağın dolu tarafını görme” projesi. “Keyifli” ve “eğlenceli” biri değilsek, vay halimize!

Yaşam bu kadar fırsatla doluyken, normalde keyifli ve eğlenceli biriyken, nasıl olur da depresyona yakalanırız anlamak güç. Eziklik gibi depresyon, başarının önündeki bir engel, kendimize yakıştıramıyoruz. Yüzleşmek gibi bir niyetimiz de yok, onu yenmek, hatta yok etmek istiyoruz. Mevsim değil sürgün adeta, onun dost-sevgili olabilme ihtimalinden korkarak kaçıyoruz.

Popüler kültürün ürünü “fast-food psikoloji”si her daim elimizin altında.  Depresyonda ne yapacağınızı, tedavileri, korunma yollarını bir güzel sıralıyor: “etkinlik yapın”, “sorunlarınız listesini çıkarın”, “spor yapıp, beslenmenize dikkat edin” vb. Başkasının acısına dokunmadan, öğütler ve önerilerle dolu internet sayfaları. Kimse depresyonun, depresif kişiliğin, bir “insanlık durumu” olduğundan bahsetmiyor. Ağır/şiddetli olanları bir tarafa bırakırsak, hafif-orta şiddette depresyonların insan olma, olgunlaşma yolunda kaçınılmaz sapaklar olduğundan da… Gelin isterseniz, “bardağın dolu tarafını görmek” ve “krizi fırsata çevirmek” tuzaklarından uzak durarak, psikanaliz açısından depresyona ve “iyi” yönlerine bakalım.

Psikanaliz

Depresyon üzerine psikanalitik görüşlerin temeli “Yas ve Melankoli” makalesidir (10). Dışardan neredeyse birbirinin kopyası gibi görünen bu iki durumu karşılaştırır Freud. İki durumda da duygulanım çökkündür, zihnin üzerine “ölü toprağı” serilir. Yasta dünya anlamsızlaşır, depresyonda kendilik çölleşir. Ayırt edici en önemli özellik suçluluk duygusudur. Depresyonda kendine dönen öfke, hazin bir sona, intihara neden olabilir. Birbirine çok benzeyen bu iki tablonun mekanizması da ortaktır: kayıp. Yasta gerçek bir kayıp vardır, melankolide bilinçdışı.

Rahimden Rahme (mezara) yolculuğumuz, kayıplarla doludur. Yas-lanarak, yani düşe kalka büyürüz. Cennet, psikanalizde ana rahmidir. Ana rahmine dönme, cennete, şartsız koşulsuz mutluluğa ve şefkate dair ilksel bir arzuyu; cennetten kovulmanın, “suçlu” olmanın (yani depresyonun) inkârını sembolize eder. Freud’un özetiyle: “Depresyon, annesel nesnenin imkânsız yasıdır.”  Gelişimsel olarak depresyon yaşamın başına, anne ile bağlandığımız (oral döneme) dair çatışmaların sonucudur. Erken yaşta anne kaybı (ya da depresyonu) erişkin depresyonunun en belirgin nedenlerinden biridir. Annenin terki bütün yavru memelilerde, önce paniğe sonra yaşamdan geri çekilmeye (depresyona) neden olur. İnsanlarda klinik bir depresyon bu çatışmalarla yüzleşmeye yarayabilir. Daha açık olması adına maddeler halinde sıralayalım:

1- Depresyon, içsel bir kayıp hissinden doğar. Bu nedenle “yas tutmaya” benzer. Depresif olmayı kabullenmek de yas tutabilmek de ruhsal bir kapasitenin/olgunluğun göstergesidir. Bunu yapamayanlar yetersiz yöntemlerle depresyonla başa çıkmaya çalışırlar. Yağmurdan kaçarken doluya tutulurlar.

2- Depresyonun nedenlerinden biri “ben ideali”ne, yani olmak istediğimiz kişiye olan mesafemizin uzaklığını hissetmemizdir (11). Eksiklik de suçluluk da buna eşlik edebilir. Defolarımızı kabullenme, yani kendimize tahammül edebilme potansiyelimizle can yakıcı bir yüzleşmedir depresyon.

3- “Yanlış yaşam doğru yaşanmaz” der Adorno. Depresyon kişiye yaşamını, seçimlerini,  kişisel tarihini, ilişkilenme biçimini sorgulama fırsatı tanır. Kendini suçlamaya meyilli, öfke çıkaramayan, hayır diyemeyen, dünyayı sırtlarında taşıyan insanlar (depresif kişilikler) klinik bir depresyonla bu yanlarından vazgeçmeyi öğrenebilirler. Kendilerine yönelttikleri öfkeyi orijinal nesnesine iade edebilirler (bkz. intihar).

4- “Depresif gerçeklik”, depresyondaki kişinin kendi gerçeklerine yakınlaşmasını ifade eder. Kalemizin duvarları yıkıldığında, gerçeği tüm çıplaklığıyla kavrayabiliriz. Ağır depresyonlarda gerçekten uzaklaşılırken, “ayakta geçirilen” depresyonlarda gerçeği derinden hissedebiliriz.

5- Yılanların, kabuk değiştirirken, canları yanar. Sanatçılar, büyük yaratılardan önce içinde hüznün de olduğu “sıkıntılı” bir dönem yaşarlar. Doğumu sancılı kılan üretimdir. Depresyon yeniden yapılanan bir kendiliği ve yaratıcılığı tetikleyebilir; bazen de bu sürecin bir ürünüdür.

6- Bütün hastalıklar gibi depresyon, sağlığımızın, yaşama sevincimizin kıymetini hatırlatır.

Psikanaliz, depresyonun biyolojik, sosyal nedenlerinin yanında psikolojik nedenlerini anlamamıza yardımcı olur. Terapide herkes biricikliği içinde ele alınır. Depresyon kayıplarımızla, kişilik özelliklerimizle yüzleşmek, ilişki kurma biçimlerimizi gözden geçirmek, tarihimizle barışmak, son kertede yaşamımızı değiştirmek için bir dönüm noktasıdır. Dipte olmak, sıçramak için zemin bulmak anlamına gelebilir.

Kristeva, depresyonu psikanalitik açıdan incelediği eserine “Kara Güneş” adını verir. Depresyon, güneşin karanlık tarafıdır, sudaki suretine hayran kalan Narkissos’un inkâr ettiği yüzü, kederidir. Kendine âşık olan (bağlanmayan) kimseyi kaybetmez ama büyümez de. Hüzün/keder olmadan bütünleşmiş bir insan ruhsallığı da olmaz. Kristeva söze Celine ile başlar, biz onunla bitirelim:

“Belki de yaşam boyu aradığımız tek şey, ölmeden önce kendimiz olabilmek için mümkün olan en büyük kederdir.”