suskunluk


psikanaliz / Pazartesi, Aralık 18th, 2017

                               Her sessizliğin bir tınısı, her suskunluğun bir tonu vardır.

                              “Sözün başarısızlığa uğradığı yerde zevk ortaya çıkar.” / J.D Nasio

Bakire Meryem İsa’yı doğurunca dedikodu kazanı kaynamaya başlar. Meryem iffetsizlikle suçlanıp oğlu hakkında imalı sorular sorulunca Tanrı, İsa’yı göstermesini buyurur. Meryem üç gün boyunca susar, bebek İsa konuşur. Bu mesel nedeniyle sus orucu,  rahibelerin iffet ve sabrını sınayan bir ibadet olarak varlığını sürdürmektedir. İnsanlık tarihindeki dinlerin neredeyse tümünde, farklı biçimlerde oruç tutmak yer alır. Oruç/perhiz arzulara (yemek, cinsellik, konuşmak)  gem vurmayı (nefsi) hedefler. Peki, konuşmakla arzu (nefis) arasında nasıl bir bağlantı bulunur?

Doğadaki diğer hayvanlar gibi insanların da çiftleşmeden (sevişmeden) önce bir hazırlık (flört) dönemine ihtiyaçları olur. Çünkü cinsellik insanlar için, geniş anlamıyla “çıplak” olmaktır ve kaynaşma derecesinde bir yakınlığı ifade eder (Y. Kemal sevişen çiftleri “yekvücut oldular” diye tanımlar romanlarında). Dolayısıyla bedensel ve ruhsal açıdan ihtimaller/riskler barındıran cinselliğe hazırlanmak ve “doğru” kişiyle cinselliği yaşamak için karmaşık flört oyununa başvururuz. Flörtte beden dili de ziyadesiyle kullanılır ama modern insan konuşarak flört eder (Anadolu’da “konuştuğu biri” ile flört kast edilir). Daha derin anlamda konuşmak ön sevişmedir ve konuşamayan çiftleri bekleyen hazin son yataktaki suskunluktur. Konuşmak yakın planda ilişkilenme isteğinin, genel planda yaşam enerjisinin göstergesidir (yaşama iştahının her alanda arttığı manik epizotta konuşma hızı ve miktarı da artar). Sessizlik/suskunluk ise çökkünlüğü, matemi (ölü evini) ve tükenen yaşam enerjisini çağrıştırır.

Suskunluk, konuşabilecek olanın, konuş(a)mamasıdır. Yani pasif olarak suskun kalınabileceği gibi, suskunluk aktif bir eylem de olabilir. Bütün yoğun duygular bizi dumura uğratıp konuşma yetisini köreltebilir. Dut yemiş bülbüle dönmek, dilini yutmak geçici bir krizdir. Oysa iradi bir seçim olarak suskunluk ötekiyle konuşmayı reddetmek/ertelemektir ve mesafelenme ihtiyacını gösterir. O halde birden fazla suskunluk vardır. Bana kalırsa, içsel dinamiği açısından kararlı ve kararsız suskunluklardan bahsedilebilir. Sözün bittiği yerdeysek, ilişkiden vazgeçtiysek ya da susarken de iletişimimiz/ilişkimiz devam ediyorsa (dostlukta olduğu gibi) suskunluk bizi huzursuz etmez. Karasız suskunluk ise Fuzuli’nin mısraıyla özetlenebilir: “Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.”

J. Bruneau, sözlü iletişimde sessizliğin susma devrelerinin işlevleri üzerinde durarak üç tip susma ayırt etmiştir: Psikolinguistik susma konuşana ve dinleyene süre tanıyan, dilin ve konuşmanın doğasından kaynaklanan suskunluktur.  Etkileşimsel susma, konuşan ve dinleyen arasındaki etkileşimden kaynaklanır ve karar verme, akıl yürütme ve denetim kurma işlevlerine yataklık eder. Sosyokültürel susma, kültürün dayattığı suskunluktur (61). Örneğin yemekte konuşulmayacağı veya çocukların büyüklerin yanında çok konuşmaması gibi toplumsal kurallardan kaynaklanır. Oysa hepimizin bildiği gibi çocuklar çok konuşur.

“Tıp”,  kafası şişen erişkinlerin çocukları susturmak için icat ettikleri, psikolojik bir işkenceye dönüşen ve bu nedenle çocukların oyun olarak sahiplenmediği bir yöntemdir. Çünkü çocuklar sabırsızdır, çabuk sıkılır, ilgi odağı olmak isterler; suskunluğa tahammülleri yoktur. Suskunluk yakınımızdakilerin görünür ilgililerini bizden çekip kendilerine dönmeleridir bir bakıma. Çocuklar için suskunluk, tıpkı yalnızlık gibi, neredeyse fobik bir uyaran olabilir. Yetişkinlerin uzun suskunlukları çocukta, çocuğunki de erişkinde dehşet uyandırır.

Mutizm, genellikle çocuklarda (4-8 yaş) görülen, konuşmanın herkesle/ mutlak (elektif mutizm) ya da bazı kişilerle/seçici (selektif mutizm) reddini tanımlar. Aniden veya yavaş yavaş gelişen bu tablo ebeveynleri çok endişelendirir. Ancak ısrarla susan çocukların daha öncesinde de çekingen oldukları, ailelerinde sosyal iletişimin zayıf olduğu, aile bireyleri arasında tartışmaların, uyuşmazlıkların ve küskünlüklerin sıkça görüldüğü tespit edilmiştir.

Sevdiğimiz, ruhsal yatırım yaptığımız biriyle iletişimi/konuşmayı sınırlamak veya kesmek anlamında küskünlük, kararsız suskunluklar içinde sınıflandırılabilir. Küsmek/darılmak çocuksu bir çaresizliği gösterir ki kelime anlamlarından biri de “büyümemek”tir. Çocuklar çabuk küsüp, çabuk affederler, sevdikleriyle uzun süreli bir kopukluğa tahammül edemezler. Bir ebeveynin çocuğuna verebileceği en vahşi cezalardan biridir küskünlüktür. Büyümek, paradoksal olarak hem suskunluğa katlanabilmek hem de küskünlüğe başvurmamaktır. Ama erişkinlikte de sessizlik/suskunluk kötü anlamlar (ölüm,felaket) çağrıştırır ve suskunluklar çocuksu tedirginliğimizi tetikler.

Psikiyatri asistanlarıyla yapılan bir çalışma, seans sırasındaki suskunluğa dair algıyı çarpıcı bir biçimde anlatır. Görüşmeleri video kaydına alınan asistanlara görüşmedeki suskunlukların süresi sorulur. Psikiyatristler videodan ölçülenin ortalama iki katı bir süre tahmin ederler. Mesleğin başında görüşmelerdeki suskunluk psikiyatristlerde de tedirginlik yaratır, meslekte tecrübe kazandıkça suskunluğa, hastanın kendi iç dünyasına dönmesine tahammül artar. Bu anlamada terapi konuşma ve suskunluk üzerine kurulmuş bir tedavi biçimidir.

Psikanaliz tarihi şer görünenin hayır olduğuna dair örneklerle doludur. Örneğin aktarımın (hastanın terapistine karşı duyguları) başlangıçta süreci olumsuz etkilediği kabul edilmiş, zamanla aktarım-karşıaktarım dinamiklerinin bilinçdışına dair önemli ipuçlarını gösterdiği anlaşılmıştır. Seanslardaki suskunluk da direnç olarak değerlendirilmiş, terapistlerin suskunluğa tahammülü artıkça, suskunluk analiz edilebilir bir malzemeye dönüşmüştür. Suskunluk, sabırla karşılanıp, olumsuz anlamlarından sıyrılırsa verimli bir zaman dilimi olabilir.

Birçok ruhsal hastalık konuşma iştahını azaltıp (örn. depresyon), konuşma işlevini bozabilir (otizm, şizofreni). Bazen kaygı bir kaçınma davranışı olarak suskunluğa neden olur (sosyal fobi, kekemelik). Fakat iletişim kurmayı tutarlı bir reddediş olarak Şizoid görüngü (62) hepsinden daha ilginçtir. Şizoidler, içedönüktürler, yakın ilişki kurmazlar. Duygu dışavurumları azdır, kendine yabancılaşmış bir yalnızlık içinde yaşarlar. Guntrip’e göre Schopenhauer’un soğukta ısınmak için birbirine yaklaşan ama dikenler nedeniyle tekrar uzaklaşan kirpileri anlattığı  “Oklu Kirpi Metaforu” şizoid görüngüye çok yakındır. Şizoid yakınlaşmak ister ama yakınlaşınca canı yanar ve geri çekilir. Şizoidler öyle derin susarlar ki, sonsuza kadar buna tahammül edebilecekleri hissi oluşur. İçlerinde sıcak ilişki kuracak herhangi bir “nesne” olmadığı için suskunluk şizoidde huzursuzluk yaratmaz. Birçok sanatçı, bilim insanı, filozof şizoid özellikler gösterir.

Dili kendine özne edinen filozof Wittgenstein, metafizik sorununa dair “Ne üstüne konuşulamıyorsa, o konuda susulmalıdır” diyerek suskunluğu aktif bir etkinlik olarak tanımlar. Bazen susmak, konuşmaktan daha faydalıdır. Dil de suskunluklarıyla, esleriyle bir bütündür. E. Canetti’nin aforizması da bunu işaret eder: “Her dilin kendine özgü bir suskunluğu vardır” (63). Bu aforizmadaki özneyi birey veya toplum olarak değiştirmek de mümkündür.

Suskunluk sarmalı Alman siyaset bilimci E.N. Neumann tarafından geliştirilen bir kavramdır ve bireyin içinde yaşadığı toplumun genel-geçer kurallarına ses çıkaramamasını tanımlar. Dışlanma riski, beşer bir yaratık olan insan için anksiyete uyandırır. Yalnızlığa yüklenen anlam, farklı fikirlere gösterilen tahammül, demokrasinin içselleştirilmesi, örgütlenme pratiği toplumsal olarak suskunluk sarmalına ne kadar battığımızı belirler. “Susma, sustukça sıra sana gelecek” sloganını üreten bir toplumun sarmala düşmenin acılarını derinden yaşadığı açıktır. Sessiz çoğunluk, çığırtkan bir azınlığın tahakkümü altında, kendini yalnız ve güçsüz hissederek yaşayabilir.

Kendiyle baş başa kalabilme kapasitesi olarak yalnızlık, içinde suskunluklar barındırır. Kendi kendine konuşana “deli” derler. Oysa akıl hastaları kendileriyle değil, kendilerine seslenenlerle konuşurlar. C. Süreya’nın dediği gibi, “kendi kendine konuşana yalnız derler.” İnsanlar, yeterince konuşamadığında veya huzurla susamadığında, kendi yalnızlıkları çölleştiğinde terapiste başvururlar.

Özetle suskunluk yalnızlığa benzer.  Zenginleştirici bir deneyim olabileceği gibi, yoksullaştıran bir tekrara da dönüşebilir. Yani ne kadar yalnız/suskun olduğumuzdan çok, nasıl yalnız/suskun kaldığımız önemlidir.  Hasan Ali Toptaş’ın şiiri bu iki insanlık durumunu ve olasılıklarını çok güzel özetler (64).

“… yalnızlık susturmaktır

kendi sesinle kendini,

iç bedenini oymaktır diş diş,

düş düş

genişlemektir.

Yalnızlık en çok susturmaktır.”