terapi ve arzu

   psikanaliz

T

İnsanlar kendi hikâyelerinden memnun olmadıklarında ya da hikâyelerini yazamadıklarında veya yeterince iyi dinleyici bulamadıklarında terapiste giderler. Terapi, muhaliflerinin aksine geçmişimizi değiştirir. Çünkü geçmiş dediğimiz aslında tam olarak geçmemiştir ve algılarımızdan ibarettir, algılarımız/idrakimiz değiştikçe geçmiş de değişir. İnsan “hatırladıklarıyla unuttuklarının bir karışımıdır” (B Bıçakçı), ve “tüm yapabildiği algıları ve deneyimlerini kurmacaya dönüştürmektir” (Grotstein). “Yaşam ileri doğru yaşanır ama geriye doğru anlaşılır” (Kierkegaard). Başka bir biçimde söylersek “insan geçmişine doğru büyür” (A Phillips). 

Bütün çocuklar büyümek ister ama bütün erişkinler geçmişe/çocukluğuna dönmek istemez. Geçmiş -tıpkı rüya gibi- taşınır, mahrem bir mülktür ve kullanma, yararlanma tasarrufu sahibine aittir. Nasıl ki herkes bir rüya yorumcusu olamazsa, otobiyografi yazarı da olmak zorunda değildir. Ancak yine geçmiş -tıpkı beden gibi- tapusundan vazgeçebileceğimiz bir mülk değildir ve kendini hatırlatır. Beden ve rüya, örtük gerçekleri anlatır, yalan söyleyemez ama bellek bizi kandırabilir. Psikanaliz, geçmişin sadece depolanmadığı, eğilip büküldüğü, özenle unutulup, semptomla hatırlandığının keşfinden doğar. Nevroz, uygun biçimde unutamamak ya da hatırlayamamaktır. Psikanaliz güncelden geçmişe, bilinçten bilinçdışına, “ben”den ötekine yolculuk; sözü özneye/sahibine devreden bir tedavi biçimidir (Roudinesco).

Psikanalitik anlamda iyileşme değişimle, geçmişin yeniden okunmasına koşut bir geleceğin inşası ile mümkündür. Psikoterapi yaramaz, arzulu, sevecen, korkmuş, sinmiş, sapkın, her ne ise o olan “içimizdeki çocuk”la, kabaca bilinçdışıyla (bilinçdışı zihinsel işleyişe) ve onun dünyayı algılama biçimi ile tanışma, yüzleşme çalışmasıdır. Amaç, büyümeye-uyum sağlamaya indirgenemez; iyileşme Lacancı anlamda bir “gölgeolay”dır; asıl amaç otantik kendiliğimize kavuşmak, otobiyografimizin yaratıcı yazarı olabilmektir. Kutsal metinlerden masallara, mitlerden romanlara büyük anlatılar değişimin, çatışmanın, kavganın olduğu mecrada filizlenir. Hikayeleştirme; yapay ikiliklerin (geçmişle gelecek, biçimle içerik, dil ile söylem, duygu ile düşünce) arasındaki yarığı kapatmaya yönelik bir çabadır. Yazar ile okuyucuyu, anlatıcı ile dinleyiciyi buluşturan ortaklık terapist ile hastası arasında da mevcuttur. 

Bilinçdışının varlığı bizi mütevazı kılmalı: insanların terapist olmalarıyla terapiste gitme arzuları arasında temelde büyük farklar yoktur. Semptom -ve ondan kurtulma isteği- karşılaşmaya zemin oluştursa da temelde hasta, arzulanmak (tanınmak, kabullenilmek), hikâyesiyle barışmak, kendi (olduğu gibi) olmak ister. Terapist de “var olmaya”, kendini/ötekini anlamaya, kendine iyi geleni sunmaya (iyileşerek iyileştirmeye) çalışır. Terapi motivasyonları farklı, arzuları ortak iki insanın karşılaşmasıdır ki iyileşmeyi mümkün kılan arzudur. Teoride hastanın arzusu bulanıkken terapistinki berraktır. Peki, terapist neyi-nasıl arzular? Daha doğrusu arzusuyla ne yapar? Tersinlemeyle, ne yapmaması gerektiğini anlatan bir mitle başlayalım:

Pygmalion yalnız, kibirli, insanlardan kaçan bir heykeltıraştır. Fildişinden bir kadın heykeli yapar ve ona körkütük âşık olur. Bu trajediye dayanamayan Afrodit, Galatea’yı insana çevirir. Sevgiyi hisseden Pygmalion yalnızlığını ve kibrini yener. Heykel canlanırken, Pygmalion da “insancılaşır.” Mutlu-mesut yaşarlar. Masallar gibi mitler de tamamlanma yanılsamasını, yaşama dair bir fazlalığı üretir. Gerçek ise eksiklidir ve arzunun doyurulamadığı yerden/gedikten başlar. Psikolojide “pygmalion etkisi” kendini gerçekleştiren kehaneti anlatmak için kullanılır. 

Psikanalitik anlamda kehanetin kendini gerçekleştirmesini mümkün kılan bilinçdışı dinamiklerdir. Kehanet sezgisel bir spekülasyondur, yaratıcı esine, çıkış noktasına benzer. Sanat ve aşk, çokça söylendiği gibi birer tamamlanma çabasıdır ve iki süreçte de ana rol bilinçdışınındır. Kime âşık olacağımızı bilemeyeceğimiz gibi, gerçek bir yaratı sürecinde de eserin ne olacağını baştan bilemeyiz. Terapist gibi sanatçı da “bildiği varsayılan özne”dir (Lacan). 

Pygmalion olsa olsa bir estettir, sanatçı değil. Heykel taşın içinde, ben fazlalıkları atıyorum diyen Michelangelo, sanatçı ile eser, bilinçdışı ile bilinç, güdü ile ürün arasındaki ilişkiyi gerçekçi bir biçimde anlatır. Estet süreci değil sonucu önemseyen, sanat eserini fetiş bir nesneye dönüştüren bir sanatçı kopyası/müsveddesidir. Kısa yoldan gidersek, hastasını istediği şeye dönüştürmeye çalışmak da sapkın bir ruh mühendisliğidir, terapistlik değil.

Günümüzde insan “ruhunun”/”doğasının”, doğru yaşamın, iyileşmenin ne olduğuna emin olan ve bunları mesleki, siyasi, dini ideolojilerle hastasına zerk etmeye çalışan “terapist”ler peyda oldu. Yaşamın, yaşayan öznenin karmaşasının/zenginliğinin farkında olmayan, kalıplarla, şemalarla yetinen, “bilen özne”ler. Hepsi birer Pygmalion gibi, ortaya çıkacak ürünün hayaliyle yanıp tutuşuyor. Biteviye bir ebeveynlik işleviyle (yatıştırma, yönlendirme vb.) mesleklerini icra ediyorlar. Kusurlu ve tutarsız teorileri kaotik bir uygulamayla, çoğu zaman hastanın aleyhine işleyen bağımlı ya da sadomazohistik ilişkilere dönüşüyor. Terapistin sözü/arzusu, özneninkini çiğneyip zapt ediyor. 

Peki terapiyi -yani hastanın yaratıcı bir otobiyografi yazarı olmasını- mümkün kılan nedir? Narsisitik uzantı (proje) haline getirmeden birinin, hem “kendi” olmasına hem de büyümesine nasıl çanak tutulur? Çocuk arzusu doyurulmadan ama hevesi de kırılmadan nasıl ilişkide tutulur; anlaşılır ve karşılanır? Psikanalitik sorularımız -ki nihayetinde bir aile kuramıdır- bizi psikanalitik ebeveynliğe ve terapinin çerçevesine götürür.

Çerçeve teori ile pratik arasındaki çatışmayla/malzemeyle yoğurulur. Terapist yukarıda saydığımız tüm ikilikler arasında salınabilen bir cambazdır bana kalırsa. Arzu ile yasanın, ben ile ötekinin, düşle gerçeğin, yakınlıkla mesafenin geçiş alanında (Winnicott) keyifle oynayabilen ancak sınırlara razı (net, sınırları deneyimlemiş) bir cambaz. Terapiyi iyileştirici kılan oyun bilgisi değil, oynama deneyimi, asimetri değil simetri, arzunun doyurulması ya da reddi değil anlaşılması ve sahiplenilmesidir. Aristo’nun retorik üçgeni (ethos, pathos, logos), terapinin çerçevesini özetleyebilir: etik, empati ve kuram. 

Sert filmlerin yönetmeni Lanthimos’un “Köpek Dişi” (Dogtooth,2009) filminde çocuklarını müstakil bir kır evinde dış dünyaya kapalı, tutsak büyüten (büyütmek istemeyen demek daha doğru) sadistik/sapık bir babanın hikâyesi anlatılır. Baba, ona gönülsüzce eşlik eden anneyle birlikte hayatı (kavramları, eşyaları, dış dünyayı vs.) bambaşka anlatmıştır çocuklarına. Büyüyen çocuklar evin dışını merak ettikçe, tutarsız kuramı çökmeye yüz tutar ve daha da sertleşmek zorunda kalır. Politik göndermelerini bir kenara bırakıp psikanalitik okumayla çocukları narsisistik uzantı haline getiren, büyütmeyen, bitmeyen, ebeveyn lehine, sapkın bir ebeveynlik… Terapist, “yeterince iyi ebeveyn”, olabilen ya da olmayı arzulayan kişidir bir bakıma.

Geçmiş, çocukluğun unutulmuş, çarpıtılmış, eski bir şehri ise terapi, bir rehber eşliğinde oraya yolculuk yapmaktır. Rehber yolculuk konusunda ustalaşmıştır ama geçmişin sokaklarında gezgini yönlendirmez; aksine kendini bilinçdışının rehberliğine bırakır. Yolculuktaki anılarına, duygularına, arzu ve korkularına, kısacası keşfine (saygıyla) eşlik etmek ister. Hastanın zihnindeki bu yolculuk, yakın ilişkinin tüm sonuçlarına gebe duygusal bir ilişkidir. Aktarım ve karşı-aktarım süreçleri sürecin bir komplikasyonu değil, doğal bir eşlik edenidir. Hastanın yararına işlemesini çerçeve güvenceye alır.