teslim olmak ya da olmamak


psikanaliz / Perşembe, Mart 1st, 2018

Karakterleri birbirine zıt, genç ve yetenekli iki balerinin başrol için rekabet ettiği Siyah Kuğu filmini (2010) hatırlarsınız. İzlemeyenler için özetleyelim: Kuğu Gölü’nde başrol olmak çok zordur, çünkü hem masumu (beyaz kuğu) hem de kötüyü (siyah kuğu) oynamayı gerektirir. Oysa Nina, onu proje çocuğa dönüştüren baskıcı annesinin kontrolünde o kadar steril yetişmiştir ki bir türlü siyah kuğu rolünün hakkını veremez. Yönetmeni de kendini “role bırakması” için didinir durur. Rakibi Lily ise adeta siyah kuğu rolü için yaratılmıştır. Nina’nın bir türlü yüzleşemediği karanlık tarafıdır. Nina, hırsına, annesinin hayalini (annesi de eski bir balerindir) gerçekleştirmenin verdiği riskli arzuya yenik düşer, savunmasız kalır. Hızla karanlığa dalar ve vurgun yer, yani delirir. Bu güzel film birçok şeyin dışında bana oyunculuk mesleğini de düşündürür.

Kimler iyi oyuncu olabilir? Bu zor sorunun oldukça kolaycı bir yanıtı var: yetenekli olanlar ve gerçekten isteyenler (sebat edenler). Yetmez ama evet deyip yetinmeyeceğim, çünkü bu yanıt bizi daha zor bir soruya götürür: Yetenek nedir? Sözlükte yeteneğin iki yönüne vurgu yapıldığını görüyoruz: becerebilme ve anlama. Becerebilme organizmanın daha çok biyolojik, anlama da zihinsel kapasitesiyle ilişkilendirilmiş. Beden zihin ayrımı sorununu bir yana bırakırsak yeteneği, biyolojik bir kapasitenin (yeti) çalışılarak geliştirilmesi olarak özetleyebiliriz. Biyoloji kaderdir, diyen Freud’u saygıyla andıktan sonra karşımıza daha zor bir soru çıkıyor: Yetenek nasıl gelişir? Oyunculuk üzerinden deneyimlerimi, gözlemlerimi, psikanalitik bakışla harmanlamaya çalışacağım.

Öğrenmenin, büyümenin, oyunculuğun da başlangıcı taklit. Annesinin takılarını takan bir kız çocuğu da, aynada diş fırçasıyla tıraş olmaya çalışan oğlan çocuğu da ebeveynini taklit ediyor. Taklit ebeveynin özelliklerini içselleştirmenin (özdeşimin) öncüsü. Yani büyümemiz için vazgeçilmez zihinsel bir işlem/işlev, oysa taklidi bir oyuna/gösteriye çevirenler istisna. Tersi hikâyeler de olmakla birlikte çoğu şarkıcı çocukluğunda masa üzerine çıkıp şarkı söyleyerek, çoğu oyuncu aile meclisinde amcalara, teyzelere taklitler yaparak büyüyor. Hemen her çocuk bu denemeleri yapar, dediğinizi duyar gibiyim. Katılıyorum ama bir ek yapmalıyım: dürüst olalım, çocuk yetenekli değilse bir müddet sonra onun kendini gösterme (histriyonik) ihtiyacını aynalamıyoruz. Yetenekliyse teşvik ediyoruz. Demek ki çocuğun yapısal kapasitesi (ses, kulak, mimik, jest, gözlem yeteneği, aynı zamanda mizaç) becermesine zemin oluyor, çevreden de takdir (doyum) alıyor. Burada psikanalizin alanına girdik. Ama bir nefeslenelim ve aldığımız yolu özetleyelim:

Kör topal da olsa yeteneği tanımladık, her çocuğun taklit/oyunculuk yaptığını ama yetenekli olanların, ilgi ve takdir aldıkları için bu yetilerinin, histriyonik ihtiyaçlarının pekiştirildiğini kabul ettik, şimdi bireysel psikolojik faktörleri anlamaya çalışıyoruz. Hadi gelin, yedi yaşında, taklitte yetenekli bir oğlan çocuğu olalım. Sizi her fırsatta mıncıklayan Yasemin teyze  -bıyıklı eşi Kudret amca ve yaşıtınız kızları Cemre ile- akşam yemeğine gelmiş olsun. Karnı doyan babanız keyiflenip, hiç beklemediğiniz bir anda yüksek perdeden “Bora,” desin, (adınız bu) “hadi bize bir Zeki Müren taklidi yap bakalım.” Derin bir sessizlik, zaman durdu sanki… Cemre bitiremediği yemeğiyle oyalanırken, büyükler gülmeye hazır (sırıtarak denmez, ayıp) size bakıyor. Lütfen dikkat! Bir performans sergilemeniz isteniyor, hem de yüzüne bile bakmaya utandığınız güzeller güzeli Cemre karşısında! O an ne hissedersiniz?

Herkesin cevabı, geçmişine, gelişimine göre değişecektir. Ben sadece yelpazenin keskin uçlarını tanımlayayım. Eğer Bora, başarı odaklı, Nina’nın annesi gibi kontrolcü ve müdahil; çocuğu narsisistik uzantısı gibi gören ebeveynlere sahipse, performans anında utanç, korku, öfke gibi duygulara kapılacak; yeteneğini pipisi, sahneye çıkmayı da sünnet gibi algılayacak ve kimseye bir şey göstermeyecektir. Tam tersi durumda, zaten sağlıklı ayrımlaşmış, özgüveni olan Bora, bu performansı tehdit edici algılamayacak, isteneni yapmak ya da yapmamak konusunda yaşı-başı kadar özgür hissedecek, teklif onu biraz utandırsa da yoğun negatif duyguların taarruzuna maruz kalmayacaktır. Belki de en önemlisi utanç duyduğundan utanç duymayacaktır. Bu arada Cemre, sıranın kendine gelmesiyle ilgili bir endişe duyuyor olabilir, onu ihmal etmeyelim…

Size çocukların birer oyun hamuru olmadığını söylemeyeceğim. Çünkü oyun hamurlarına da hiçbir zaman kafamızdaki “ideal” şekli veremeyiz. Düşüncenin doğasıyla hamurun doğası birbirinden farklıdır. Ancak kişiliğimizi mizacımız ve çocukken başımıza gelenler oluşturur. Bora’nın yeteneğinin açığa çıkmasını, oradan doyum almasını ilişkilenmeleri belirler. Bu sadece pekiştirmeden menkul bir süreç değil (üzgünüm öğrenme kuramı). Evdeki depresif havaya katlanamayan, arzulu, yetenekli bir çocuk evin soytarısı/komedyeni olabilir. Yalnız bırakılan bir çocuk hayali arkadaşlarını ileride yazacağı romanlarda kullanabilir: “Efendim deprem oldu sanırım. Hayır, Olric. Hayallerim yıkıldı!” (O.Atay).

Oyunculuğun temelinde taklit olduğunu, taklidin hepimizde zihinsel bir yeti olduğunu, yeteneği olanlarda pekiştirilebildiğini söylemiştik. Mizansenimiz de taklidi oyuna çevirebilmek için “rahat” olmamız gerektiğini gösterdi. “Rahat ol” tavsiyesinin de ne kadar sinir bozucu olduğunu biliyoruz, o yüzden “rahat”ı tanımlamamız gerekiyor. Her şeye isim bulan psikoloji bu durumu da ıskalamamış. Çevirisini duyunca orijinalini daha çok seveceksiniz: spontanlık (kendiliğindenlik). Spontanlığın “olduğumuz gibi görünmek” olduğunu samimiyet ile ilgili yazımda belirtmiştim (yine uyduruyor olabilirim). Şimdi spontanlığın bir başka tanımıyla karşı karşıyayız: kendini bırakabilme! Başlığı unutanlar için itiraf ediyorum: Yazının kurgusunun, bütün dolgu malzemesinin amacı bu noktaya gelebilmekti. Yani teslim olmaya. Kendini bırakmak, teslim olmak ama neye? Bu sorunun tereddütsüz bir yanıtı var: oyuna, her ne oynanıyorsa ona. Ama elbette bunun da teferruatı var.

Biraz daha geriye gitmeliyiz. Cemre iki yaşında, salonda halının üzerinde bağdaş kurmuş, bebeğini giydirmeye çalışıyor. Yasemin Hanım koltukta oturmuş Elle dergisini okurken, arada bir gözlüklerinin üzerinden kızını izliyor. Cemre bir anda keyifleniyor, yüzünde bir mucidin hazzı var. Çünkü bebeğinin eteğini ters giydirmiş ve bebeğin bu yeni hali ona ilginç geliyor. Gözleri annesini arıyor ama ona doğru baktığında başka bir teyzeyi, Kim Kardashian’ı görüyor (o ayki sayının kapağı). Gözleri annesinin ayağında salladığı terliğe takılsa da, bebekle oynamak daha keyifli, oyununa geri dönüyor. Bir müddet sonra Yasemin Hanım durumu fark ediyor ve bir metre yukardan: “Cemroşum, yanlış giydirmişsin bebişin eteğini. Öyle yapmıyoruz di mi!” diye sesleniyor, Kardashian’ı koltuğa bırakıp kızının yanına oturuyor, bebeği elinden alıp eteğini düzeltiyor.  Şimdi, Cemre ne hisseder?

Çocuk da olsa karşı-cinsin ne hissettiği hakkında ahkâm kesmeyecek kadar tecrübelendim. O yüzden topu bir ustaya, Winnicott’a atıyorum. Bu olay Winnicott’ın terapi odasında olsaydı, üstat Yasemin Hanım’a ne söylerdi? Ben kendi fantezimi yazıyorum: “Yasemin Hanım, çocuğunuz oyun oynarken kırılgan bir geçiş alanındadır. Az önce bir şey keşfetti, coşkusunu sizle paylaşmak için yüzünüzü aradı ancak bulamadı – bu önemli değil, her zaman onu aynalayamazsınız. Tekrar oyununa döndü ve keşfinin hazzını yaşarken, siz onun sınırına girdiniz ve oyununu bozdunuz. Bu ara alandan hızla gerçekliğe, kurala çektiniz onu. Sizin yapmanız gereken şey ona güvende ve rahat olabileceği bir şemsiye olmak. Bu bir sınır ihlali ve çocuğunuzun yaratıcılığına, spontanlığına zarar verir. Ayrıca Bora’yı mıncıklamayı da bırakın lütfen…” Üstat yaratıcılık dedi, mecburen buradan devam edeceğiz.

İyi bir oyuncunun yetenekli ve istekli olması yetmez, yaratıcı da olmalıdır. Yaratı, iki veya fazla şey arasında her zaman kurulandan farklı bir bağlantı kurmaktır. Bu ancak, “ego hizmetinde regresyon”la, yani, düşüncenin kalıplarından sıyrılmakla mümkün olur. Arzu, emek ve kendini bırakabilme… Spontanlık, yaratıcılık için de olmazsa olmazdır. O halde tarifimizi bitirdik: tepsiye yeteneği seriyoruz, arzu ve emeği karıştırıp üzerine bolca sürüyoruz, spontanlık ve yaratıcılığı da ekleyince iyi oyuncumuz pişmeye hazır.

Ben ilgilendiğim dönemde iki temel oyunculuk yöntemi vardı. Bilgiye ve ilgiye aç her gencin başını döndürecek terminolojisini (gestus, yabancılaştırma efekti, iç aksiyon, dış aksiyon) bir kenara bırakırsak, biri rolü dışarıdan kavramayı, öteki rolü içinden çıkarmayı savunuyordu. Elbette, hiçbir yöntemin oyuncunun hamuru kadar önemli olmadığı kabul edilirdi. Birine oyunculuğu öğretebilirsiniz ama oynamayı öğretemezsiniz. Nina’nın yönetmeni bunu kabul edebilseydi, kızcağız delirmeyecekti…

Spontanlık önemli bir ruhsal olgunluk göstergesidir. Ötesi yaşamdan keyif almakla yakından ilgilidir. Sevişmek, konuşmak, yaratmak, âşık olmak, ser-hoş olabilmek, oynayabilmek ancak kendimizi bırakabildiğimizde, teslim olduğumuzda mümkün olur.