unutmak


psikanaliz, psikiyatri / Salı, Aralık 12th, 2017

                                 “Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür.”/ Anonim deyiş

                                   Hatırlamak, unutmanın kefaretidir.

                                   “Her şeyi hatırlamak bir tür deliliktir” / B. Friel

C. Nolan’ın müthiş filmi Akıl Defteri (Memento, 2000), hafızanın hem gücünü hem zayıflığını, sinema tarihinde dönüm noktası olacak bir kurgu ile anlatır. Filmin kahramanı yeni bilgileri edinemediği gibi (anterograd amnezi), eskileri de hatırlayamaz (retrograd amnezi). Filmde zaman ilerledikçe biz hikâyede geri gideriz; kahraman hatırladıkça, seyirciler travmatik geçmişi öğrenir. Freud’un “perde anı” verdiği çarpıtmanı yapı sökümüne ilmek ilmek şahit oluruz. Hikâye bize, unutmanın/hatırlamanın birbiriyle sıkı bağlantı içinde aktif zihinsel süreçler olduğunu anlatır.

İnsan olmanın en güzel ve en zor yanlarından biridir unutmak. Diğer canlılarla kıyaslayınca oldukça gelişkin bir belleğimiz olduğunu söyleyebiliriz. Bu potansiyel, bazen dert bazen de deva oluyor. Üstelik belleğin aç-kapa düğmesi de yok. Yani bir hadiseyi hatırlamak da unutmak da ilk bakışta “elimizde” değil. Öte yandan hatırladığımızın yanlış veya eksik olabilme ihtimali de var. Geçmiş zihnimizde, algılarımız/ruhsal ihtiyaçlarımız doğrultusunda depolanır ki Freud’un keşfi de buradan doğar.

Freud’un ilk kuramı topografik kuram; zihni bilinç, bilinçöncesi ve bilinçdışı olarak üç işleve ayırıyordu. Bilinçli olan zaten hatırlanandı. Bilinçöncesi kısa bir mesai ile hatırlanabilecek (“dilimin ucunda”) olanın alanıydı. Bilinçdışı ise istesek de hatırlayamayacağımız bastırılmış dürtü ve yaşantılardan oluşuyordu. Charcot’nun hipnoz seanslarından etkilenen Freud hipnozun, bilinçdışı içeriği, unutulanı “sürüldüğü” zindandan kurtaracağını düşünmüştü. Zihnimizde tıpkı Pandora’nın kutusu gibi kapağı sıkıca kapatılmış bir alan olduğunu, hipnozun bu kapağı açacağını, bu etkinin bir kistin içindeki irinin boşaltılması gibi sağaltıma hizmet edeceğinin düşünmüştü. Fakat geçmişte yaşananları bilmenin, anıları hatırlama ile aynı şey olmadığını keşfetmesi uzun sürmedi.

İkinci kuramı yapısal kuramda zihnin üç temel aygıtını (id-ego-süperego) tanımladı Freud. Bu yapıların hepsinin de bilinçdışı tarafları vardı. Süperegoya dair bazı değer yargılarımız da ego işlevi olan savunma mekanizmaları da bilinçdışıydı. Topografik kuram bilinç ve hatırlanan üzerinden primitif bir kuramdı, yapısal kuramda ise çatışma başat oldu. Ancak bilinçdışı, gerek ontojenik gerek de filogenetik olarak tarih öncesinin, bilinçli bir çaba ile hatırlanamayanın, bastırılanın ürünüydü. Hatırlanmak istenmeyen özenle unutuluyordu. Üstelik geçmişte ne olduğundan önemli olan kişinin geçmişi nasıl algıladığıydı. Freud unutmanın, bir yandan tıpkı bir şeyi gömmek gibi muhafaza altına almak anlamına geldiğini; hatırlamanın da bir tür (riskli) kazı işlemi olduğunu söyleyecekti (8). Psikanaliz, bellek üzerinden bir tedavi biçimi olarak gelişti ve Freud’un tezleri modern nörofizyolojik çalışmalarla kanıtlandı. Nasıl mı? Kısaca açıklamaya çalışayım.

Bellek kavramı ile birden çok şeyi bir arada (hatırlamak, depolamak ve öğrenme) tanımlıyoruz. Zihnin birçok işlevini kapsayan bir soyutlama, bir üstyapı bellek ve diğer karmaşık zihinsel işlevlerimiz gibi beynin neredeyse tamamının eşgüdümlü çalışması ile düzenleniyor. Belleğe dair sınıflandırmalar bu karmaşayı kısmen azaltmaya yarıyor. Freud’u anarak belleğin iki ayrı sınıflandırılmasından bahsedelim. İlki, topografik kuram gibi coğrafi, ikincisi yapısal kuram gibi işlevsel bir sınıflama.

Belleği kısa süreli bellek (KSB) ve uzun süreli bellek (USB) olarak ikiye ayırabiliriz. Günlük hayatta kullandığımızdan farklı bir biçimde KSB birkaç saniyelik (anlık) zaman dilimini kapsarken, USB yakın (güncel) ve uzak bellek (geçmiş) olarak ikiye ayrılır. Sıkıcı olmaması için bir benzetme üzerinden gidelim. Çapları aşağı indikçe artan iki çanaklı, fıskiyeli bir havuz düşünelim. Yeni bilgi önce üstteki küçük çanağa düşer (kodlama). KSB’in kapasitesi dardır, örneğin çoğumuz sadece yedi rakamdan oluşan bir telefon numarasını anlık belleğimizde tutabiliriz. Eğer bu bilgiyi pekiştirmezsek, alttaki çanağa düşer ve bir müddet sonra unutulur. Bilgi pekiştirilirse, havuza dolar ve orada USB’de birikir (depolama). Kodlamadan depolamaya giden süreç pekiştirme ile belirlenir. Pekiştirme hem hatırlamayı hem de unutmayı içerir. Bir şeyi hatırlamak, havuza dolan bilginin tekrar fıskiyeye iletilmesidir (geri çağırma).

Bellek işlevsel olarak ise üçe ayrılır. Anlamsal bellek, suyun, fıskeyenin, havuzun ne olduğuna, yani hayata dair genel bilgilerimizdir. İşlemsel bellek fıskiyeyi, havuzu nasıl yapacağımıza (motor) veya nasıl çalıştığını anlayacağımıza dair (düşünsel) bellektir. Epizodik bellek ise bir fıskiyeli havuzun bizde oluşturduğu duygusal izlerdir.

Psikanalitik açıdan bizi daha çok ilgilendiren KSB ve epizodik bellektir. Solms ve Turnbull, KSB’in iki yönü olduğunu savunur. Anlık bellek KSB’in edilgen/algısal yanıdır. İşleyen bellek (working memory) ise etken/bilişsel yanıdır (9). An içinde beynimiz içsel ve dışsal bir sürü uyaranı algılar. Bu uyaranlar bir süzgeçten geçer, beynimiz algıladığımız şeyleri sınırlandırır, bilinçli olarak bir kısmını idrak ederiz. Örneğin bir ekranda milisaniyeler içerisinde yanıp sönen nesnelerin ne olduğu sorulduğunda yanıt veremeyebiliriz. Aynı soru seçeneklerle sorulduğunda verdiğimiz doğru yanıt sayısı bizi şaşırtabilir. Bilinç dediğimiz şey, buzdağının görünen kısmıdır.

Epizodik bellek, Freud’u hipnozdan -kuru bilgiden- vazgeçiren bellek türüdür. Anılar duygu izleriyle depolanır. Hatırlama, bu duygu izleriyle birlikte anının bilince çıkmasıdır.  Psikoterapide epizodik belleğin aktifleşmesi hedeflenir. Ancak gerçekte ne olduğu değil, bizim onu nasıl hatırladığımızdır ya da unuttuğumuzdur önemli olan. Çünkü ruhsal gerçeklik irreel (bilinçdışı) zeminde gelişir.

Psikanalitik düşünceye göre anılar, olaylar nedeniyle değil, olaylara eşlik eden duygu (ve dürtüler) nedeniyle unutulur. “İşimize gelmeyeni” unutma/çarpıtma eğilimimiz vardır. Fakat unutmak çoğu zaman faydalı değildir. Çünkü bastırılan, geri gelmek (hatırlanmak) ister. Hatırlanmadığında semptomlarla veya eylemlerle (tekrarlarla) kendini gösterir. Nevroz denilen de (kısaca) fark edemediğimiz tekrarlardır. Şairin “yalan” için söylediği unutmak için de kullanılabilir: Unutmak değil, unutmayı sürdürmek daha zordur. Psikanaliz, bilinçdışının belleğimize uyguladığı çarpıtmaları düzeltmeyi, sağlıklı hatırlamayı ve unutmayı hedefler.  “Her şeyi hatırlamak bir tür deliliktir” / B. Friel

İnsanlar, hatırladıkları ve unuttukları geçmiş kendilerine acı verdiği için terapiste giderler. Akıl defterimizi, kolay unutuverdiğimiz, arkaik (ilksel) bir yazıyla doldururuz adeta. Geri dönmek de zordur, döndüğümüzde okumamızda. Psikoterapi çalışması bu defterin, tıpkı paleografların eski yazıtlara yaptığı gibi, deşifre edilmesidir. Terapistin görevi, kişinin yazıyı çözümlemesine, yazının (içeriğin) anlamına ulaşmasında yardımcı olmaktır; tabi, yazarı isterse!