skhizen: şizofreniye kısa bakış


psikiyatri, sinema / Salı, Kasım 13th, 2018

Bu filmi her izlediğimde, psikiyatri pratiği içinde sıkça karşılaştığım ve beni her seferinde derinden sarsan prepsikotik özneye karşı hissetiğim çaresizlik duygusunu, şizofreni hastalarına duyduğum yardım etme isteğini, üzüntü ve sevgi hislerimi yeniden yaşantıladım. Filmin iyi bir kısa film olmasının yanında en önemli katkısının bir şizofreni hastasının iç dünyasını ve bozuk algılarıyla dünyada yaşamasının zorluğunu “sağlıklı” bireylere anlatma ve hissettirme gücünde olduğunu düşünüyorum.

Film ruh sağlığı çalışanı olarak bende, psikiyatri, anti-psikiyatri ve psikanaliz bağlantılı çağrışımlara neden oldu. Şimdi izninizle bu sırayla çağrışımlarımı paylaştıktan sonra filme geçeceğim:

PSİKİYATRİ

Skhizien eski Yunancada ayrık, bölünmüş anlamına geliyor. Şizofreniye bir gönderme.  Şizofreni (zihin-us yarılması) kelimesinin isim babası bir dönem Freud’la birlikte çalışan Bleuler. Kelimenin yalın bir anlamı olsa da şizofreni homojen olmayan, ortak bir tanımı olmayan-tanımlanamayan bir bozukluk.

Bugünkü birikimle biliyoruz ki şizofreni spektrumu yüksek olasılıkla nöro-gelişimsel bir bozukluk kümesi. Yani şizofrenide birincil etiyolojik etmen beyin dokusunun genetik-yapısal bozukluğu. Şizofreni hemen hemen tüm dünyada %0.5-1.0 oranında görülüyor. Bozukluğun ortaya çıkmasında genetik faktörler %50-60 oranında rol oynuyor. Bunun dışında doğum öncesi olumsuz tüm faktörler riski arttırabiliyor.

Yapılan görüntüleme çalışmalarında beynin yapısal bazı problemleri, alınarkası bölgede işlev azalması saptanmış. Psikofizyolojik çalışmalar algı süzgecinde bozukluk olduğu yönünde kanıtlar göstermiş. Beynin nörokimyasında saptanan bozukluk, şimdiki ilaç tedavisinin temelini oluşturuyor. Kuzey Avrupa ülkelerinde yapılan titiz, uzunlamasına izlem çalışmaları, ileride şizofreni tablosu geliştiren çocukların içe kapanık, bazen tuhaf, kısmen başarısız ve sakar olduklarını göstermiş.

Dünya genelinde psikiyatrik yaklaşım: ilaç tedavisi, hasta ve ailenin psikoeğitimi ve psikososyal rehabilitasyon çalışmaları ile tedavinin yürütülmesi şeklinde.

 ANTİ-PSİKİYATRİ

 Tıbbi bir disiplin olmaya çalışan psikiyatri gözünden bakılınca şeker hastalığından bir farkı olmayan şizofreni tıp dışı disiplinler tarafından ilgiyle karşılanan bir bozukluk. Dışarıdan herhangi bir hasar yok çünkü. Aynı zamanda yasaya meydan okuma gibi “delilik”. “Delidir ne yapsa yeridir”, “adını deliye çıkarmak” deyişlerinde olduğu gibi özel bir konumu var deliliğin. Günlük dilde bazen çılgınca olan özenilen bir durum gibi. Deli, kırık, çatlak, manyak, kaçık, deli-dolu, delikanlı kimi zaman olumlu anlamlarda kullanılıyor. Delinin tıpkı sanatçılar gibi, içimizde olanı bizden daha cesur ve iyi ifade ettikleri, daha özgür ve baskısız yaşadıkları, içlerinden geleni bastırmadıkları gibi bir anlayış hâkim. “Atın iyisi doru, delikanlının iyisi deli olur” gibi bir sürü deyişte deliliğe övgü var. Birçok sanat dalında deli, gerçeğe daha yakın olan, yaratıcılık kapasitesi yüksek olarak konumlandırılıyor. Delilik ile dâhilik ince bir çizgiyle ayrılıyor.

Entellektüeller için şizofreni-delilik önemli bir metafor alanı. Hızla değişen ve zalimleşen dünyada insanların kendilerindeki yabancılaşmayı anlatmakta kullandığı bir sembol şizofreni. Keşke şizofreni hastaları da bu entellektüel düzeyde kalabilselerdi. 1960’larda İngiliz psikiyatrist Laing ve Cooper’in başını çektiği, Focoult’nun desteklediği bir grup, şizofreni üzerinden Antipsikiyatri akımını başlatmış. Laing’e göre Şizofreni, düzene politik bir başkaldırı. Şizofreniyi ortaya çıkaran aile ve toplum. Düzen değişmeden şizofreni düzelemez diye iddia ediyor. İlaçları kimyasal deli gömlekleri olarak görüyor. Psikiyatri içinde özeleştiriye ve değişime neden olan bu akım gerçekle bağını koparıp, romantik-devrimci bir hale bürünüyor, işlevini tamamlayınca tarih sahnesinden siliniyor. Hiç antipsikiyatrist şizofreni hastası tanımadım. Tüm bu eleştirilere rağmen, karanlık çağda semptomlarından dolayı cezalandırılan, tecrit edilen, işkence edilen hastalar, şimdi en azından toplumsal hayata ucundan da olsa iliştirilmeye çalışılıyor.

Bunca birikime rağmen hala şizofreni hakkında az şey biliyoruz. Kısa süreli psikotik ataklar, bazı kültürel psikozlar, duygudurum bozukluklarına eklenen psikotik semptomlar, madde kullanımına bağlı geçici/kalıcı psikotik durumlar, bakım verenden uzun süre yoksun kalan çocuklarda ortaya çıkan pseudootizm, çocukluktaki hayali arkadaşları da ekleyince tablo daha da karışıyor.

Kanıta dayalı tıbbi araştırmalar etiyoloji konusunda psikanalizden daha etkili ve başarılı durumda. Ancak “bilimsel psikiyatri”nin fenemenolojik indirgeyici yaklaşımı anlam değil tanı peşinde. Hastayı değil semptomu dikkate alıyor. Psikotik belirtinin anlamından ziyade şekli önem kazanmış durumda. Şizofreni hastalarının semptomlarını yatıştırmak için hoyratça ilaç tedavileri uygulanabiliyor. Tecritin yerini kısa süreli hastane yatışları almış durumda. Psikiyatrinin çıkmazları şizofrenide de kendini gösteriyor. Robert Castel’den alıntılarsak: “Psikiyatrik pratik bir çelişkinin yeridir. İnsanın acısıyla sosyopolitik bir sorun arasındaki çelişkiye karşılık gelir. Aynı zamanda sosyopolitik bir sorunla, teknik –bilimsel tıbbı bir yanıt arasındaki çelişkiye de değinir.”  

PSİKANALİZ

Peki psikanalitik açıdan psikoz nasıl tanımlanıyor? 100 yıllık birikim sadece spekülasyonlardan mı ibaret? Etiyoloji konusunda psikanaliz sınıfta mı kaldı?

Şizofreni hastalarını bunamada olduğu gibi nörologlara mı bırakmalı? Bugün tutkulu, organik yönelimli bir psikiyatriste bu soruyu sorsak, köpürür: aslında demansın da psikiyatrik bir tablo olduğuna konusunda bizi ikna etmeye çalışır. 19. yüzyıldan itibaren psikiyatrinin gelişimini nitelendiren, hastanın kendisinden çok, hastalığı merkez alan bir söylemdir. Oysa psikanaliz psikotik olsun, nevrotik olsun öznenin sözüne yer verir. Biyolojik psikiyatri klinikteki belirtilerin heterojenitesini açıklayamaz. Etiyolojik nedenler ne olursa olsun psikotik olanın bir anlamı vardır. Bu anlamı psikanaliz olmadan anlayamayız.

Psikanalizde bir temadan bahsederken Freud’dan başlamak adet haline gelmiştir. Bunda kendisine duyulan saygının dışında Freud’un çok iyi, açımlamalara gebe bir başlangıç olmasının etkisi büyüktür. Ancak bana kalırsa, bazen Freud çağından koparılır. Freud’un yaşadığı dönemdeki psikopatolojiler, bunların toplum içinde ifade edilme tarzları, dönemin sosyal yapısı ve bilimsel bakış açısı göz ardı edilir. Yani Freud tarihsel bağlamdan koparılıp putlaştırılır. Yapıtını süreç içinde elden geçiren, bazı konularda fikir değiştiren, elindeki araçları olabildiğince esnek kullanan bir Freud imgesinden, totaliter, dediğim dedik bir lidere dönüştürülür Freud. Geriye iki seçenek kalır, inanmak ve taşlamak. Hakkını teslim etme güdüsünün baskın olmasını ben buna bağlıyorum.

“Narsizm ve Shreber Vakası”nda Freud, psikotik hastalarla çalışma olanağı bulmadığını belirtir. Fakat yine de yüksek yargıç olan Shreber’i otobiyografisinden analiz eder. Freud’un psikoza dair temel kuramı nevrozla ilişkilidir. Psikozu nevrozdan ayıran en önemli etmenin gerçeklik düzlemiyle ilişkide yattığını vurgular Freud: nevrotik gerçekle olan ilişkisini sürdürürken, psikotik gerçekle ilişkisini koparmıştır: “Nevroz gerçekliği yadsımaz, onu sadece görmezden gelir, psikoz gerçekliği yadsır ve yerini doldurmaya çalışır”.

Freud psikozda dış dünyanın reddedildiğini ve dış dünyanın içsel temsilcilerinin de anlamını yitirdiğini belirtir. Sanki dış dünyanın verebileceği bir şey yok gibidir. Nesnelere yatırım yapılmaması sonucu birincil narsistik evreye regresyon olur. Nesnel gerçekliğe dönemeyen benlik, kişisel sanrısal gerçekliğe başvurmak zorunda kalır. Bu bir yama, bir onarım çabasıdır. Freud açısından hezeyan, büsbütün dağılma tehlikesi geçiren psişizmin yeniden yapılanma çabasıdır. Hezeyanlara koşut seyreden halüsinasyonlarsa ilksel bir düşünce biçimi, daha doğrusu fantezi öncülüdür. Annenin memesinden yoksun kalan bebek, memeyi imajine eder.

Jung içe dönük ve dışa dönük iki kişilik tipi tanımlamış, şizofreninin içe dönük bireylerde görüldüğünü belirtmiş, şizofreni ile rüyalar arasındaki benzerliğe dikkat çekmiştir.

M.Klein çocuğun gelişiminde paranoid konumdan bahsetmiştir. Kohut psikozun birincil kendilik bozuklukları içinde en ağırı olduğunu söylemiş, kendilikte ağır ve kronik bir parçalanmanın olduğunu, bu biyolojik eksikliklerin ve üzerine eklenen yetersiz aynalamadan dolayı şizofreni geliştiğini belirtmiştir.

Grotstein’a göre doğumsal bir hata nedeniyle şiforenide algı bariyeri bozulur. Uyaran bombardımanı altında kalan ego, bilinçdışı içeriği bastıramaz. Çocuk gelişimin ilk aşamalarına takılır ve bölme, inkar, yansıtma gibi ilkel savunmaları kullanır. Yetersiz annenin koruyamadığı çocuk katastrofik yaşantılar yaşar ve şizofrenik bir kişilik geliştirir.

Lacan psikozda simgeleştirmenin gerçekleşmediğini, reddedilenin (dışta bırakılanın), simgeleşmeyenin ilk haliyle hezeyan olarak döndüğünü belirtir. Arieti şizofreniyi filogenetik, ontogenetik ve mikrogenetik tarihte bir gerileme olarak kavramsallaştırır. Arieti’nin önemli katkısı hastaları dinleyerek hezeyanların ardındaki şifreyi çözme konusundaki başarısıdır.

 Freud ve sonrasında psikoza dair genel kanı, Sullivan’ı dışarıda bırakırsak, psikotik bireylerin ego eksikliğiyle-yani bünyesel-biyolojik bir eksikle dünyaya geldiği ve hatalı ebeveyn tavırları nedeniyle şizofreni geliştirdikleri yönünde olmuştur. Günümüzde şizofreni aileleriyle yapılan çalışmalar ve klinik gözlemler “yetersiz” bakımveren iddiasını da en azından yalanlamaz. Ancak etiyolojiye dair tıbbi-psikiyatrik kanıtların gürültücü baskınlığı, psikanalitik kuramları gölgede bırakır.

Yorumbilim olarak da adlandırılabilecek psikanaliz, psikotik öznenin acısına dokunmaya, tanılamak yerine anlamaya, ötelemek yerine kucaklamaya çalışır. Psikanalizin kökensel şizofreni açıklamaları kanıtlanamasa da halen düşünce bozukluğu ve algı bozukluklarını psikanalitik düşünce olmadan açıklayamayız. Psikotik olanın anlamına ulaşmak, onun psikotik özne olarak anlayabilmek için elimizde psikanalizden başka enstürman yoktur. Bir şizofreni hastasının dediği gibi: “Sadece ilaçlar ya da yüzeyel destek insanın bir başka insan tarafından anlaşıldığı duygusunun yerini tutan şeyler değildir”.

FİLM

Film hüzünlü bir atmosferde ilerler. Gerçeklik düzleminde kaybolmuş Henry’nin psikotik düzlemde varoluşuna tanık olur, hatta tanıklıkla kalmaz, ister istemez acısına dokunuruz.

Henry kalabalık bir şehirde yaşayan yalnız bir genç erişkindir. Sıkıcı bir işi vardır. Küçük bir evde yaşar, arabası küçüktür, iş yerindeki masası da. Şehir tek kişilik yaşamlar için planlanmış gibidir. Sanki her koyun kendi bacağından asılır. İnsanlar evlerinden işe, işten eve tek kişilik arabalarıyla döner. İnsani olarak adlandırabileceğimiz bir iletişim yoktur. Mekanize, hatta şizoid bir dünya tanımlanır.

Hayatının kısa sayılmayacak kesitinde gördüğümüz kadarıyla Henry’nin kimseyle ilişkisi yoktur. Uzak durduğu anlaşılan annesiyle telefonda görüşmektedir. Annesinin Henry’i merak ettiği, günlük yaşamını sürdürüp sürdüremediğiyle ilgili endişe duyduğu söylenebilir. Duygu tonu endişeli, ses tonu iticidir.

Yaşamın ve Henry’nin sıkıcı düzeni, bir meteorun kendisine çarpmasıyla alt üst olur. Sıkıcılığın yerini yoğun bir korku-kaygı alır. Yüz binlerce kişi içinden, onlarca katlı apartmanda meteor Henry’i bulur. Meteor kazası sonrası bulunduğu yerden ötelenir. Tekdüze yaşamını sürdüremez: beceriksiz ve sakar biri haline gelir. Dünyanın dışından-dışsal dünyadan gelen tehdit kısır hayatının sonu olur.

Olması gereken, belki de olması dayatılan yerden itilen Henry, düzeni sürdürmeye, yaşamın gerçekliğine dönmeye çalışır. Yapması gereken reorganize olmaktır. Şimdi gerçeğin 91 cm. ötesindedir. Ev, iş, sokaklar meteor sonrası algısına göre yeniden düzenlenmeye çalışılır. Kabullenmeyle reddetme arasındaki alanda nafile çabalar. Psikotik regresyondan önce de gittiğini anladığımız terapisti onu anlayamaz. Meteorla, astreoid arasındaki fark gerçekle psikotik, olabilecekle olamayacak olan arasındaki ayrıma, aynı zamanda Henry ile terapisti arasındaki dil-anlam farkına işaret eder. Simgeleştirilen şey farklıdır. Henry sanki ortak dilin dışındadır-ya da terapistiyle aynı dili konuşmaz. Terapistinin kendini anlamadığını hisseder. Meteor kazasının olmadığına dair imalar hastayla terapistin aynı düzlemde buluşmasını engeller. Her seansın sonunda çalan kulak tırmalayıcı zil, yorgun ve ilgisiz görünen terapist, töroptik işbirliğine balta vurur. Terapist, Henry’nin dünyasına giremez, algılarının, düşüncelerinin anlamını çözmeye çalışmaz. Henry’i dönmek istemediği amansız gerçekliğe çekmeğe çalıştığı “öyleyse dışarıdan görülen bir hasar yok” yorumu aralarındaki mesafeyi arttırır. Oysa Henry için yaşamını alt üst eden somut bir değişiklik vardır. Karşı apartmandaki kırık anten de bunun kanıtıdır.

Yabancılaşmış Henry’nin, meteor travması sonrası algısı bozulur. Bunu düşünce bozukluğu takip eder. Şizofreni tablosu oturmaya başlar. Dış dünyadan gelen tehdit ona karşıdır. Onu hedeflemiştir. Dünya onun güvenli evi değildir artık. Uzay boşluğunda gezinen binlerce meteor, saldırı zamanı kestirilemeyecek bir ordu gibidir. Meteorlar hem dünya hem kendisi için içsel ve dışsal bir tehdide dönüşür.  Derdi günü astroloji olur, bir teleskop alıp, gökyüzü hareketlerini incelemeye başlar. Tuhaf hesaplamalar yapar, grafikler çizer. Düşman hakkında bilgi toplayarak tehlikeyi ve bu tehlikenin yaşattığı ilkel anksiyeteyi kontrol altına almaya çalışır. Filmde altı çizilmeyen bir dönüm noktası sonrası, bir başka meteor kendisine çarparsa tekrar eskiye döneceğine inanır. Bilincin altından-uzaydan, o zamansız mekansız boşluktan gelenle, savunmasız bir yüzleşmenin kendini onaracağını düşünür. Nihayet bir meteoru yakalar. Düşeceği yeri hesaplar ve oraya gider. Sonuç hüsrandır. Başka bir boyutta daha yerinden olur. Şizofreni zihnin her yanını kaplar.

Annesinin telefonundan artık dışarıdan da tuhaflığının fark edildiğini, insanların kendisi için endişelendiğini anlarız. Düzen içinde yabancılaşmış, yitip gitmiş Henry hastalığı ile var olur. Kaybolurken, semptomlarıyla belirir. Buradayım çığlığı acıklı bir yardım isteği olarak kulaklarımızda çınlar.

Kaynaklar:

1-Kaplan&Saddock, Textbook of Psychiatry

2-Deliliğin Tutkusu/Tutkunun Deliliği, Abrevaya E, Bağlam yay

3-Psikanaliz Buluşmaları 1, Psikoz, Editör: Gürdal K.A, Bağlam yay

4-Narsizm Üzerine ve Schreber Vakası, Freud S. Metis yay

5-Neden Nasıl Şizofreni, Editör: Candansayar S, Peday yay

6-Şizofreni Dergisi, Sayı:4, “Şizofreniye Psikodinamik Yaklaşımlar”, Eğrilmez A.