vesikalı yarim


sinema / Salı, Kasım 13th, 2018

Sinemamızın 1950 ile 1970 yılları arası “Sinemacılar Dönemi” olarak adlandırır (1). Dönemin ilk “auteur” yönetmeni Lütfi Akad, öncü filmi ise “Vesikalı Yârim”dir. Akad’a göre sinema romanın, yönetmen yazarın yerine geçmiştir (2). Yapmak istediği sinemayı “halk sineması” olarak tanımlayan Akad, sinemamızın köşe taşı kabul edilen önemli filmler kadar, sektörün dönemsel ihtiyaçlarını karşılayan birçok gişe filmine/melodrama da imza atmıştır.

Melodram 

Yunanca kökenli (“melos” şarkı, “dram” oyun) Fransızca bir kelime olan melodram müzikli duygusal/dramatik oyun anlamına gelir. 19. yüzyıl başında Fransız tiyatrosundaki, sınırlara çekilmiş, hatta abartılmış duygu ve jestleriyle, acıklı rastlantıları, tipleşmiş karakterleriyle, mutlu sonlu, müzikli bir halk dramıdır.

Melodramlarda zengin/fakir, güzel/çirkin, iyi/kötü gibi karşıtlıkların olduğu, sonunda erdemli olanın kazandığı şematik anlatı hâkimdir. Anlatıda fazlaca duygusallık, ahlaki kutuplaşma, uç noktalara taşınmış bir varoluş, açık bir kötülük, iyinin acı çekmesi, abartılı ifadeler, entrikalar, şaşırtıcı değişiklikler kullanılır. Karakterlerin psikolojik derinliği yoktur, içsel çatışmalardan çok yüzeysel bir tipleştirme ve kavramsallaştırma kullanılır. Tipleştirilmiş karakterler acı çeken bir kahraman, kötü adam/kadın veya iyiliksever bir komikle sınırlıdır (3).

Peter Brooks’a göre melodram trajedinin bittiği noktada ortaya çıkar. Melodram akılcılığın öne çıktığı, geleneksele dair değerlerin sorgulanıp yıkıldığı bir (geçiş) döneminde verilen modern bir tepkidir. Dolayısıyla nostaljiktir, modernle geleneksel arasında salınır. Trajedi soyluysa, melodram avamdır ve geniş halk kitlelerini hedef alır. Melodram bir tür olmaktan çok bir biçim (modalite,form) olarak anlaşılmalıdır (4). Tiyatrodan romana her türe eklemlenebilen paraziter bir biçimdir.

Ülkemiz sinemasında Yeşilçam’ın altın dönemini yaşadığı 1960-1980 arası dönem aynı zamanda melodram dönemidir. Sinemamızın kült filmleri arasında yer alan Vesikalı Yârim, kendine has özellikleriyle bir Yeşilçam melodramıdır.

Vesikalı Yârim (1968)

Senaryosunu Sefa Önal’ın yazdığı, başrollerini Türkan Şoray ve İzzet Günay’ın paylaştığı Vesikalı Yârim,1968 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde en iyi ikinci film ve en iyi kadın oyuncu ödülünü kazanır. Ancak ödüllerden daha önemlisi filmin toplumsal belleğimizdeki yeridir. N. Abisel filmin unutulmazlar arasında olmasını üç faktörle özetler (5):

1- Metinlerarasılık

2- Türkan Şoray ve ulaşılmaz güzelliği

3- Yönetmenin üslubu

Vesikalı Yârim, imkânsız aşk, bıçak yarası, tabaka, vesikalı kadın gibi gösterenleriyle tarihimizin ortak anlamlarını içeren hikâyedir. Örneğin Orhan Veli’ni “Tahattür” adlı şiirinde, vesikalı yâre duyulan sevda anlatılır: “Anlımdaki bıçak yarası/ Senin yüzünden/ Tabakam senin yadigârın / İki elin kanda olsa gel diyor telgrafın/ Nasıl unuturum seni/ Vesikalı Yârim?” Burhan Apad bu şiirden yola çıkarak “Alnımdaki Bıçak Yarası” adlı roman yazar. Edip Akbayram bu şiiri müzikleştirir. Orhan Pamuk’un Kara Kitap’ında Galip, bir genelevde Sabiha’yı taklit eden hayat kadınıyla karşılaşır. Cinselliği üzerinden para kazanan hayat kadınına, konsomatriste, dansöze, şarkıcıya sevda alt- kültürümüzün önemli bir öğesidir.

Freudien kurama göre ataerkil toplumda ve bilinçdışındaki tek cinsel organ penistir. Lacan erkeğe göre konumlanmış kadını, aslında “kadın yoktur” diyerek tanımlar. Kadın, erkeğin fantezindeki yeriyle belirlenir. Ataerkil toplumların bilinçdışında kadın bir uçta tamamen kötücül (şeytan, fahişe) iken öbür uçta tamamen iyicildir (kutsal melek, anne). Filmin adı bu bölmeyi işaret eder. Vesikalı kadın başlangıçta şuh, güvenilmez ve kibirli kadınken yar olduğunda, yani erkeğinin kadını olduğunda tam tersi özellikleri ortaya çıkar. Benzerlerini Kadir İnanır filmlerinde gördüğümüz gibi kötü yola düşen kadın cesur ve iyi bir adamın yardımıyla düştüğü bataktan kurtarılır.

Vesikalı Yârim ’de bir pavyon kadını olan Sabiha ve evli bir erkek olan Halil’in imkânsız aşkını izleriz. Filmin başında İstanbul’un kenar semtlerinden birinde geleneksel ve mütevazı bir hayat yaşayan Halil’in babasıyla birlikte bir manav işlettiğini öğreniriz. Ketum bir adamdır, moda deyişle “ağır abi”dir, hayatından da memnun görünmektedir. Yani yaşamı bir denge içerisinde sürer.

Denge halinin sembollü babayla birlikte yapılan (bostancılık ve manavlık) iştir. Yani iş, Halil’in babayla kurduğu ilişkininin zemindir. Baba yasa ise, Sabiha yasak arzudur. Baba ya da babanın adı kapalılığın, tutarlılığın ve düzenin garantisidir. Halil yasayı çiğner, evini, işini bırakarak arzusunun, yasak aşkının peşinden gider. Halil babanın yasasından kaçarak kurtulacağını düşünür, baba da oğluyla yüzleşmez; baba ile oğul arasında suskunluk hâkimdir. Aslında filmde çatışmanın olduğu her alanda suskunluk ve uzaktan bakışmalar konuşur.  Karakterler susarak iletişim kurar. Sembolize edilemeyen (söze dökülmeyen), yani imgesel olan yasaya tabi değildir. O nedenle ya davranış ya da semptom olarak ortaya çıkar. Bu nedenle çatışma sürdükçe ve çözümlenmedikçe eyleme vurmalar-aksiyon başlar. Halil babadan (kastrasyondan), Sabiha Halil’in evli olma ihtimalinden kaçar. Yasak arzu önünde sonunda suça bulaşır.

Film ödipal üçgenlerin filmidir ve iki cinsiyet açısından da ödipal süreci özetler. Tek bir replikle Halil’in ve Sabiha’nın babasının başından benzer bir hikâye geçtiğini anlarız. Halil babanın yasasından kaçarken, Sabiha’yı elinden almak isteyen “kötücül” erkeklerle rekabet eder ve suça bulaşır. Sabiha ise öteki kadınla rekabet etmekten geri çekilerek, kötü kadın olur. Film boyunca Sabiha, “iyi” ile “kötü”, vesikalı ile yar olmak arasında salınır.

Melodramlarda kadın erkekle ilişkisi üzerinden tanımlanır. Aşk, evlilik kutsanır. Sabiha, başlangıçta geleneğin (Halil’in karısının) yanında (boyalı, esanslı) modern kadını temsil eder. Ancak Halil’le yaşamaya başlayınca o da gelenekselleşir, evinin ve erkeğinin kadını olur. Melodramlarda kadın-erkek kavuşması ana temalardan biridir, dramatik izlek kavuşamamak üzerinden işler ve çoğu zaman kavuşamamak kadere bağlanır. Sabiha’nın sözü melodramatiktir: “Sevmek de yetmiyormuş, çok eskiden rastlaşacaktık.”

Ancak filmi klasik bir melodramdan ayıran trajik yapısıdır. İnsan olmanın, kaybın (kastrasyonu), arzunun doyurulmaz doğasının kabulünü anlatır film.  Filmin senaryosu Sait Faik’in “Menekşeli Vadi” öyküsünden esinlenilerek yazılır. Menekşeli Vadi’de yuvasını bir kaçamak uğruna kaybetmiş bir adamın hatasını telafi etmesi ve menekşe kokulu yuvasına geri dönüşü anlatılır. Aile romansı olarak adlandırılabilecek hikâye, filmden farklı olarak ailenin kutsanmasıyla biter. Vesikalı Yârim’de ise eve dönen erkek de, aşkından vazgeçen kadın da aynı değildir. Çember tamamlanmaz. İnsan eksiğiyle makbuldür. Kadının sözü melodramik ise erkeğinki trajiktir: “Asıl şimdi yıktı beni!”

Türkan Şoray, toplumsal belleğimizde tıpkı filmdeki gibi kaotik bir yer kaplar. Göz önündeki güzelliğiyle kışkırtıcı, meşhur kurallarıyla yasak kadın!” Yakınlaştıkça uzaklaşan, baktıkça körleştiren, kuralları ile ulaşılmaz ödipal bir arzudur. Hem fahişe hem anne hem vesikalı hem de yar olabilecek iki farklı kadın olma durumunun birleşmesine dair fanteziyi içerir. Türkan Şoray imgesi hep bir fazlalıkla sarmalanmıştır. P. Mağden M.Monreo ile Şoray’ı aynı kefeye koyar: “ Al bunlardan birer dirhem, at bir kazana karıştır: yüzbinlerce kadına yetecek kadınlık çıkar. Kadın yaratığı onlar. Öyle fazlalar ki!” Şoray filme ve anlatıdaki imkânsız kadına cuk oturur.

Anlatı bir tamlık arzusunu içerir. Başlangıçtaki denge, karşıt güçler tarafından bozulur ve tekrar denge durumuna gelir. Ancak başlangıçtaki denge ile sondaki aynı şey değildir. Vesikalı Yârim başlangıçta erkeğin evden çıkışı ve dönüşünü anlatan dairesel bir anlatı gibi görünse de aslında çember tamamen kapanmaz. Ne eve dönen Halil artık eskisi gibidir ne de yalnız kalan Sabiha. Film erkekle başlar, kadınla biter. İkisinin de arzusu tamamlanamamıştır. Film imkânsız bir aşkı değil, arzunun imkânsızlığını anlatır.

Akad’ı sinemamızın önemli “auteur”larından biri yapan üslubudur. Melodramlar döneminde melodram ile trajedi arasında salınan bir film yapar. Sıradan insanların seçilmesi, gerçek zaman-mekân kullanılması, hareketin kamera hareketiyle değil mizansenle verilmesi, umudun ve modernleşmenin simgesi İstanbul çeşitli yüzleriyle yer almasıyla gerçekçi bir biçim yakalamıştır. Karakter içi ve arası, gerçekle arzu, melodramla trajedi, gece ile gündüz arası gelgitlerin filmidir Vesikalı Yârim. Sinemamızın ilk kült filmi olduğu söylenebilir.

1- Türk Sinemasının Kilometre Taşları, Esen ŞK, Agora Kitaplığı

2- Lütfi Ö. Akad, Onaran AŞ, Agora Kitaplığı

3- Melodramatik İmgelem, Akbulut H, Hayalperest Yayınları

4- Melodram, Aslan S,  Epokhe Yayınları

5- Çok Tuhaf Çok Tanıdık, Abisel N ve ark, Metis Yayınları

Bunu paylaş: