lacan: “bir tuhaf yalvaç” *


ustaya saygı / Cuma, Aralık 22nd, 2017

Psikanaliz tarihinin en özgün figürlerinden biri olan Jacques Lacan, Fransa’da ve Latin ülkelerinde daha çok klinik alanda, Anglosakson ülkelerde ise düşün dünyasında (edebiyat-felsefe-feminizm) etkili olmuştur (1).

Yapıtını Freud’a radikal bir dönüş olarak gören Lacan, Freud’un paranoyak bir sisteme benzettiği felsefeyi psikanalize, psikanalizi felsefe tarihi içerisine yerleştirir. Daha sonra “bilinçdışının bilimi” olarak tanımladığı psikanalizi bir “anti-felsefe” olarak görecek, efendinin/ustanın söyleminin karşısına analistinkini koyacaktır.

1901 Paris’te sirke ticareti yapan bir babanın, dindar bir annenin oğlu olarak dünyaya gelen Lacan’ın çocukluğuna dair çok az şey bilinir. Katolik eğitim veren bir okula gönderilir, ergenliğinde tam bir kitap kurdudur. Spinoza okumaya başlar, okuldaki yatak odasının duvarına Etika’nın bir diyagramını asar (Lacan’ın otoriteyle hep derdi olmuştur). 1919 tıp fakültesine yazılır, psikiyatri eğitimini Saint-Anne hastanesinde yapar. Doktora tezi, “Paranoid Psikoz ve Kişilikle İlişkileri”(1932), oğlu sonrasında ünlü bir psikanalist olacak Marguirette Anzieu adlı psikotik bir kadın üzerinedir.

Lacan’ın tıp eğitimi sırasında Fransa’da psikanaliz bilimsel mecrada inkâr edilirken, sürrealistler tarafından sahiplenilir. İlk gençlik yıllarından itibaren sanat-edebiyat çevreleriyle yakın ilişki kuran Lacan, 1930’ların hemen başında iki önemli karşılaşmayla psikanalize yönelir. Freud’u keşfeder ve Salvador Dali’nin Paranoya adlı bir makalesini okur.  1932 yılında R. Loewenstein ile 6 yıl sürecek analizine başlar.

1951 yılından itibaren çalıştığı hastanede, 1969 yılından itibaren Althusser’in desteğiyle Hukuk fakültesinde verdiği seminerlerle kendi kuramını ilmek ilmek dokur. Psikanaliz derneğinden ayrılır, kendi okulunu kurar. Hem entelektüel hem de Fransız psikanaliz çevresinde haklı bir üne kavuşur. Seminerleri öğrencileri/”muritleri” tarafından yazıya dökülür, kendisi pek istemese de basılır. Lacan her şeyden önce iyi bir öğretmen ve hatiptir. O adeta “sözün klinikçisi”dir.

Roudineosco Lacan’ın yapıtının asla yazılmış ve tamamlanmış bir yapıt olmadığını, kapalı ve karmaşık görünmesine rağmen iç tutarlılığı olan bir düşünce sistemi olduğunu, modern edebiyat gibi çelişkili yorumlara gebe olduğunu belirtir (2). Homer ise bir adım ileriye giderek, konuşan Lacan’ı çok ciddiye almamak gerektiğini, Lacan’ın psikotik bir dille ve performatif bir konuşmayla, içerikten çok biçimle bilinçdışını anlatmaya çalıştığını savunur (3). Bir nevi bilinçdışının “pantomimcisidir.” Lacan’ın cezbediciliği, tekdüze bir yorumlama disiplini haline gelen, sisteme entegre olan, psikoloji ile tıp arasında sıkışan (4) psikanalize eski heyecanını ve yaratıcılığını geri kazandırmasıdır. Lacan için psikanaliz, normları, toplumun düzenini tersine çevirecek bir salgın, özgürleşmenin taşıyıcısıdır. Kendini de psikanalizin Lenin’i olarak görür.

1936 yılında “Gerçeklik İlkesinin Ötesinde” adlı bir makale yazan Lacan, dönemin baskın ekolü Ego Psikolojisinin, uyum, olgunluk, makulluk yanlısı “steril” kuramına savaş açar. Freud’u bu akımın dışında ve buna karşı gelerek okumayı kuşağının görevi olarak gösterir.

Aynı yıl Uluslarası Psikanaliz kongresinde, anayol psikanalizden radikal bir kopuş yaşar.  “Ayna Evresi” adlı sunumunu yaparken süresini aştığı için E.Jones tarafından durdurulur. Buna alınan Lacan, bir gün sonra kongreyi terk eder. Metin, üzerine çalışılmış, değiştirilmiş haliyle 1949’da yayımlanacaktır.

Lacan, sonrasında unutsa da “ayna evresi” kavramını psikolog Henry Wallon’dan almıştı. Wallon, insan yavrusunun kendini tanımasındaki kilit bir sürecin, aynadaki yansımasını tanıması ve kendini bundan ayırt etme yeteneği olduğunu ileri sürmüştü. Lacan için bu evre, parçalanmış beden algısından, bütünlüklü bir bedene hakim olma, kendi imgesini sahiplenme, imgesiyle özdeşleşme süreciydi. Başlangıçta (muhtemelen) klasik psikanalitik evrelemeye, çocuğun narsisistik gelişimine dair bir soyutlama olan ayna evresi yıllar içinde kendi kuramının yapı taşı haline geldi. Lacan, Freud’un ruhsal aygıtlarına (İd, ego, süperego), felsefenin yardımıyla özne-ben’i, psikanalize Alman felsefesini  ekleyecekti.

Hegel’e göre insan öznenin ortaya çıkması için, bir başkası tarafından da insan özne olarak tanınması gerekir. Lacan’ın derslerinden etkilendiği bir Hegelci olan Kojeve, bunu özsel bir arzu ve tanınma mücadelesi biçiminde okumuştur. Ben ile öteki arasındaki ilişki çatışmalı bir ilişkidir ve özne-ben’in oluşumu Lacancı anlamda “yabancılaşma” ile menkuldür. “İnsanın kendi hakikatini bir imgenin yanılsamasından dolayımlayarak görebilir olması, yarılmanın temelidir” (5). Yabancılaşmanın ilk aşaması imgesel dönemde ben’in yanlış tanınması, ikincisi ise simgesel dönemde dil sistemi içine girmeyle yabancılaşmadır. Lacan açısından özne hiçbir zaman tamamlanmış-tutarlı bir bütün olamaz, hatta yabancılaşma “varlık eksikliği”,  insan öznenin kurucu eksikliğidir.

1956 yılında Lacan, sonradan “Roma Söylevi” adıyla anılacak bir sunum yapar: “Psikanalizde Sözün ve dilin İşlevleri Ve Alanı”. 1953’te bir grup arkadaşıyla Fransız Psikanaliz Topluluğunu kurmak üzere Paris Psikanaliz Topluluğu’ndan ayrılır. Sonraki on yıl yapısalcılık-dilbilim etkisinde geçer  ve Lacan en ünlü formülünü oluşturur: “Bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır.”

Lacan için psikanaliz bilinçdışının bilimiydi. Ancak bilinçdışı olan bilincin alanından sürülmüş olansa onun hakkında nasıl konuşulabilir, bilinçdışı nasıl bir araştırma alanı haline getirilebilirdi? Lacan yapısalcılığın antropolojik (Strauss’un tek bir bilinçdışı ve simgesel mübadele) ve dilbilimsel  (Sasurre, Jacobson) çözümlemelerinden faydalandı. İnsan yavrusu dilin içine doğuyordu ve dile maruz kalarak simgesel sistemin içine giriyordu. Dil, tıpkı bilinçdışı gibi, kendi kendini (göstergelerini) üreten kapalı bir sistemdi. Anlam, kumaşın mobilyaya sabitlendiği raptiyelerde (“points de caption”) istikrar kazanıyordu. Zincirin kesintiye uğradığı yerde (kemküm etme, şakalar, lapsus) semptom ortaya çıkıyordu.

Lacan, Jacobson’un metafor ve metonimi kavramlarını Freud’un rüya çalışmasındaki yoğunlaştırma ve yer değiştirme kavramlarıyla eşleştirdi. Dil metafor ve metonimiler üzerinden işliyordu.  İnsan dili konuşmuyordu aslında, bizim aracılığımızla konuşan dildi. Dil, tıpkı bilinçdışı gibi bizim dışımızda kalan bir anlamlandırma sürecidir. Bu anlamda dil Öteki’nin söylemidir, simgesel düzendir. Çocuk konuşmaya, dilin kurallarını kabul etmeye başladığında simgesel düzenin içine girer. (Yabancılaşan) Özne, simgesel düzen içinde oluşur ve onun tarafından belirlenir.

İmgeselden simgesele geçişi Ödipus Kompleksi işaret eder. Freud’dan farklı olarak Lacan’da fallus ve baba bir gösteren, bir metafordur. İkili ilişkiden üçlüye geçişi belirleyen Babanın Adı, çocuğun fantasmasında annesinin arzusunu temsil eden simgesel bir konumdur ve elbette yasadır. Simgesel düzen, paternal yasalarla belirlenir ve “fallik”tir. Lacan açısından kastrasyon, annenin fallusu olma arzusundan vazgeçmek, aslında fallusun olmadığını kabullenmek, “eksikliği” tanınmaktır. Çocuk ödipal dönemde imgeselden simgesele, ikili ilişkiden üçlüye, doğadan kültüre geçiş yapar ve “konuşan varlık” haline gelir. Kısacası Lacan için kastarsyon “insanlaştırıcı kastrasyon”dur.

Freud, süperegonun odipal dönem sonunda bütünleştiğini ve tutarlı bir yapıya kavuştuğunu savunmuştu. Lacan için süperego, paradoksal bir aygıttır. Çünkü uygarlığın temel yasası ensest yasağıdır ancak insanın en temel/arkaik arzusu da odur. Arzu ve yasa karşılıklı olarak birbirini kışkırtır. Lacan bu çatışmayı yine Freud’dan (Totem ve Tabu’dan) aldığı mitik, tiranik, ilksel babayla çözer. Öteki -zalim, sapkın- baba yasanın ters yüzüdür. Bu iki baba da psişik bakımdan süperego düzeyinde işlev görür.

Lacan Spinoza’yı izleyerek arzuyu insanın özü olarak tanımlar ve talepten gereksinimin çıkarılması biçiminde formülize eder. Gereksinim doyurulabilir oysa arzu doyurulamayacak bir şeydir. Psikanalizin öğrettiği arzumuz daima başkalarının arzularıyla bağlantılı olduğudur. İnsan yavrusu başlangıçta annenin arzu nesnesi olmak ister: “Ötekinin arzusu, çocuğun arzu nedeni olarak işlev görmeye başlar.” Ancak zamanla özne annenin/Öteki’nin de arzulayan/eksik bir varlık olduğunu kanıksadığında kavranamaz bir boşluk açılır (“ayrılma”). Ötekinin arzusu daima özneden kaçar, yakalanacağı düşünülen kısmına Lacan “obje petit a”  (nesne a) adını verir.

Nesne a, fantezide arzumuzun tatminini sağlayacak kaybettiğimiz nesnedir. Hem tasarımdaki bir boşluğu, hem de onu doldurmaya yönelik bir arzuyu işaret eder. Yaşamı arzuya götüren şey kayıptır. Lacancı açıdan fantezi, öznenin obje a ile imkansız ilişkisini tanımlar. Fantezi, arzuyu tatmin etmez, onun sahnelenmesini ve düzenlenmesini sağlar. Arzu her zaman kısmi tatmin bulur, ulaşılamayan, ama orada olduğu farz edilen, Öteki’ne atfedilen tatmin “jouissance”tır. Lacan hem “nesne a”yı, hem de “jouissance”ı kendi “gerçek” kavramının düzleminde tanımlar.

Lacancı açıdan gerçek, gerçeklik değildir. Gerçek simgesel gerçekliğimize zorla giren, baskılanmış ve bilinçdışı olarak işleyen şeydir. Ancak gerçek simgeleştirilemez, “simgeleştirilmeye mutlak biçimde direnir.” İlerleyen yıllarda Lacan gerçek’i travmayla bitiştirmiş, travma sonrası söze dökülemeyen bir tortu, çekirdek olarak tanımlamıştır. Tasarımlar, imgeler, gösterenler onu tanımlamaya çalışsa da başarısız olurlar. Nesne a gibi gerçek de orada olduğunu bildiğimiz ama ne olduğunu bilmediğimiz şeylerdir.

Lacan’ın sansasyonel mottoları cinsellikle ilgilidir. “Cinsel ilişki yoktur” insanın temel ensest arzusuna, nesne a’ya kavuşamamasına, “mutlak” cinsel ilişkinin olmadığına (5), “Kadın mevcut değildir” ise kadının tam olara kuşatılamayacığına göndermedir. Lacan erillik ve dişilliği biyolojik olmayan kadının da erkeğin de ulaşabileceği konumlar/yapılar olarak tanımlar. İstikrarlı bir cinsel kimliğin olmadığı yönündeki düşünceleri özcü olmayan bir psikanalitik cinsel ayrım teorisine izin verir ve feminist kuramcılar tarafından kullanılmıştır.

Freud’un dili ne kadar berraksa Lacan’ınki o kadar muğlaktır. Freud psikanalizi yaygınlaştırmaya ve normalleştirmeye çalışmıştır, Lacan ise yaratıcı marjinalliğine geri döndürmeye. Freud ısrarla psikanalazin bir dünya görüşü (weltanschauung) olmadığını savunmuştur, Lacan ise psikanalizi tüm söylemlerin üzerinde konumlandırmıştır. Freud genç Odipusla ilgilenir, Lacan önce yaşlı Odipus sonra da Antigone ile. Lacan için Antigone “iki ölüm arasında” ölümcül bir yolculuğu göze alan korkunun ve acının ötesinde bir yerdedir. Antigone’un tutumu psikanaliz etiği için yol göstericidir: arzudan vazgeçmemek, hayatın trajik bir deneyimini yaşamak. Bu nedenle Lacan psikanalizde iyileşmeyi bir “gölgeolay” olarak görür, nihai amaç özneyi ayakları üzerinde durup hayata yeniden başlayacağı noktaya götürebilmektir (Badiou, age sf:27).

Roudinesco Lacan’ın hikayesinde idealist ama deliliğe yakın bir genç, hayranlık verici orta yaşlı bir doktor ve kuramcı, kendini yok etmeye yönelen bir yaşlı görür. Kibirli, tutkulu, sabırsız, kaygılı biri olduğu söylenir Lacan’ın. Eşyalara, kitaplara tutkun bir koleksiyonerdir ama kendisi geride iz bırakmak istememiştir: seminerlerinin basılmasına, konuşmalarının videoya alınmasına pek razı olmaz, kendiyle ve yazdıklarıyla dalga geçer. Kişiliğiyle, sesiyle, vurgusu ve jestleriyle dinleyenleri etkisi altına alan bir hatiptir o. Bu nedenle mistik bir lider gibi algılanmaya açıktır. “Sık sık olmak istediği şeyi düşler: bir metin, bir kadın, soytarı, aziz, Davut’un oğlu Süleyman” (age sf:19). Güçlü ve bilge Süleyman….

1970 sonrası psikanalize “sadakatsiz sadakati”ni ve düşüncesindeki tutarsız tutarlılığını yitirir Lacan. Düşünceyi bir söz yığınına çevirecek söz oyunlarına kaptırır kendini. Seans ücretleri fahiş fiyatlara çıkarken, süreleri bazen bir kaç dakikaya iner. Yaşamımın son yıllarında bilişssel kapasitesi azalır ve sessizliğe gömülür. 1981 yılında tedavisi için uğraşmadığı barsak kanserinden ölür. Ardında, tıpkı förmülüze ettiği arzu gibi, ulaşılması/kuşatılması imkânsız bir eser ve iz bırakır.

 

 

*  Bu başlığı, Vüs’at O. Bener’in eserini ele alan güzel derlemeden ödünç aldım (Norgunk Yayınları).

 

1- Laclau E, “İdeolojinin Yüce Nesnesi”ne Önsöz, Metis Yayınları, 2015

2-Homer S, Jacques Lacan , Phoneix Yayınevi, 2016

3- Roudinesco E, Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan, Metis Yay, 2012

4- Bodiou A-Roudinesco E,  Dün Bugün Jacques Lacan, Metis Yay, 2013

5- Tura SM, Freud’dan Lacan’a Psikanaliz, Kanat Kitap, 2005

6- Nasio JD, J.Lacan’ın Kuramı Üzerine Beş Ders, İmge Yayınları, 2007