sandor ferenczi: psikanalizin aykırı sesi*


ustaya saygı / Çarşamba, Aralık 27th, 2017

Ferenczi 1873’te Macaristan’ın Miskolcz şehrinde kitabevi ve matbaası olan Yahudi anne babanın 8. çocuğu olarak dünyaya gelir. Başarılı ve çalışkan annesinden yeterince ilgi göremeyen Sandor 15 yaşında babasını kaybeder.

Viyana’da tıp okuyan Ferenczi, nöroloji ve psikiyatri dallarında uzmanlaşır. Budapeşte’ye geri döner ve siyasi görüşünün (sosyalizmin) de etkisiyle yoksulların tedavi edildiği bir hastanede çalışır. Zeki bir entelektüel olarak Psikanalize merak salan Ferenczi, 1908 yılında Jung’un aracılığıyla Freud’la tanışır ve erken ölümüne kadar dostlukları devam eder.

Freud’la tanışmalarından sonra hızlı bir idealizasyon geliştiren Ferenczi’nin baba ile çatışmaları Freud üzerinden yürür. Sıkça mektuplaşan dostlar bu durumu mektuplarda açıkça dile getiriler. “Sevgili Oğlum” hitabı ile başlayan 1911 tarihli mektupta Freud: “ Bağımsız bir arkadaş olmanızı yeğlerdim, fakat mademki zorluk çıkartıyorsunuz, o zaman sizi zoraki bir evlat olarak kabul edeceğim”, der.

Psikanalizin emekleme dönemlerinde sınırlar oldukça bulanıktır. Terapistler deneyim yaşadıkça kurallar netleşmeye başlar. Genç Ferenczi, terapisini yürüttüğü orta yaşlı bir kadına (Gizella) âşık olur, aşkını Freud’la paylaşır. Gizella’nın kızını da (Elma) terapiye alan Ferenczi bu kez ona âşık olur. Birkaç yıllık periyodda Freud hem Gizella’yı, hem Fernczi’yi, hem de Elma’yı kısa süreli terapiye alır. Yasak ensest fantezileri kokan, Freud’un Ferenczi’nin aktarımının beklentilerini karşıladığı, oldukça müdahil olduğu bu süreç Ferenczi ile Gizella’nın evliliği ile noktalanır (1919).

Özel hayatındaki karmaşa ve I. Dünya Savaşı’nın yıkımını atlatan Ferenczi 1919 yılından sonra daha çok psikanalitik teknik üzerine eserlerini üretmeye başlar. Mesleki kimliğini Freud ve kuramı ile çatışarak oluşturur. Zaman zaman aykırı fikirlerini rahatlıkla ortaya koyar, kimi zaman da sadık bir oğul gibi davranır.

Çocuksu olana tavrındaki değişim (“hastalarımızdan, öğrencilerimizden ve elbette çocuklardan daha çok şey öğrenmemiz gerekiyor”) Ferenczi için dönüm noktalarından biri olur. Bu nedenle birçok yazar onu “bilgin bebek” olarak tanımlar. Bilgin bebeğin fikirleri cesur, samimi ve kaotiktir.

1924 yılında O.Rank ile birlikte yazdıkları “Psikanalizin Gelişmesi” eleştirilerin odağı olur. Hastanın bütünüyle ele alınması, erişkin ihtiyaçlarının göz ardı edilmemesi gibi Freud’un hoşlanmayacağı temalar barındıran esere Freud tepki gösterir. O.Rank hem Ferenczi ile hem de anayol psikanaliz ile yollarını ayırır.

1920’lerin ikinci yarısı Ferenczi’nin uluslararası arenada yetkinliğini kanıtladığı, verimli yıllardır. Terapide sevgi ve kendini adamanın iyileştirici etkisine inanan G. Groddeck ile yakınlığı fikirlerinin olgunlaşmasında etkili olur.

Kurucu babayla olan fikir ayrılıkları çatışmaları da beraberinde getirir. Aralarındaki sınırların bulanıklığı nedeniyle Freud’un ona yönelik sert eleştirileri (“hızlı yaşlanma”, “ergenlik bunalımı”, “hastalarla flört”, “hayalperestlik”) derin yaralar açar. Son çatışma 1932 yılında uluslararası bir kongrede sunmak üzere hazırladığı “Yetişkinlerle Çocuk Arasındaki Dillerin Karmaşası” başlıklı makaleyle yaşanır. Sunumu kongre öncesi dinlemek isteyen Freud dehşete kapılır. Yakın dostu ve “veziri”nin fikirlerinin kendisinden uzaklaşmasına katlanmaz. Aslında ikisi de hastadır (Freud kanserle, Ferenczi ölümüne neden olacak pernisyoz anemi ile boğuşmaktadır). Konuşmanın ertelenmesi için çabalar, Ferenczi reddeder, metin kongrede sunulur.

“Yetişkinlerle Çocuk Arasındaki Dillerin Karmaşası”, Ferenczi’nin 1932 yılında tutmaya başladığı, aykırı fikirlerini ve deneyimleri aktardığı günlüğün bir ürünüdür. Makale ancak 1949’da İngilizceye çevrilir, “Klinik Günlük” ise ölümünden (1933) çok sonra, ancak 1980’li yıllarda yayımlanır.

Anayol psikanalizden ayrılanlar o dönemde aforoza yakın bir dışlanma yaşar. E.Jones, yaşamının son dönemlerde Ferenczi’nin psikotik bir regresyon yaşadığını iddia eder. Oysa Freud’un ve Orta Avrupa’nın etkisi azaldıkça psikanalizde yeni arayışlar başlar. Balint, 1954’te “Çoğumuzun şimdi Ferenczi’nin fikirlerinden kaynaklanan hat boyunca çalıştığımızı söylemekte haklısın” diye yazar H.Guntrip’e.

Aktarım-karşıaktarım, serbest çağrışım, empati, erken dönem travmalar üzerine yazan Ferenczi, aktif teknik denilen ve terapistin daha müdahil olduğu bir teknik üzerinde kafa yorar. Maruz bırakma, ödev verme gibi bugün davranışçı teknik olarak adlandırılan yöntemlerin öncüllerini savunur. Terapi sürecinde empati (“ustalık empati kabiliyetidir”), sevgi, duygusal iyileştirme ve samimiyetin önemine yaptığı vurgu ile Winnicott ve Kohut’un kuramına temel oluşturur. Psikanalizin temel iyileştirici işlemini yorum olarak gören klasik tekniğin aksine ilişkiyi koyarak ilişkisel modellere örnek olur.

Yaşamının sonlarındaki “çılgın” proje, karşılıklı analiz, hastanın da terapisti analiz edebileceği düşüncesi, yeterince sınanmadan son bulur. Terapideki asimetrinin (“terapistin hastaya kibar ve mesafeli davranması hasta için aşağılayıcı olabilir”) yerine simetriyi, mantık yerine duyguyu, Freud’un tek ebeveynli (baba) terapist rolünün karşısına çift ebeveyni (anne-baba) koyar. Yenilikçi düşünceleri yıllar sonra kabul edilir.

Daha 1910’da Freud, Ferenczi’yi “hayalperest” olarak niteler. Yaşamındaki ve zihnindeki karmaşa çözüldükçe kurucu baba Freud’a idealizasyonu azalır. Günlüğüne 1932’de yazdığı not ilginçtir:

Freud’un ilk başlarda gerçekten de analize inandığına inanmaya meyilliydim. Fakat herhalde bazı deneyimlerden… hayal kırıklığına uğramıştı. Psikotiklere, sapkınlara, “epeyce anormalolanlara karşı bir antipati duyuyor ve sevmezGene bir doğabilimcinin materyalizmine iniş yapar. Analize duygusal değil, mantıklı bir şekilde bağlı kalır.”

Winnicott bu düşüncelere sahip çıkar:

Sadece aklı başındaysak gerçekten fakiriz… Biz psikanalistler, Freud’un akıl sağlığına doğru kaçışından iyileşmeye çalışıyor olabiliriz.”

(*)  Diğer Ses, E. Berman, Bağlam Yay, 2007 (çev: Bessi Messulam) kitabından derlenmiştir.