sigmund freud : bir karanlık aydınlanmacı


ustaya saygı / Çarşamba, Ocak 3rd, 2018

                                             “Psikanalizin rüya görenlerin mesleği olduğu hemen unutulmuştu.” A. Phillips

Sigmund Freud 6 Mayıs 1856’da Freiberg’de dünyaya geldi. Babası Jacob reformist bir yahudiydi, ticaretle uğraşıyordu ve önceki evliliğinden iki oğlu vardı. 1855 yılında, kırk yaşındayken, kendisinden yirmi yaş küçük Amalia ile evlendi. Amalia-Jacob çiftinin Sigmund’dan sonra peş peşe iki erkek, beş kız çocuğu daha oldu. İlk erkek kardeşi Julius henüz sekiz aylıkken barsak enfeksiyonundan ölecekti. Sigmund ailenin gözde çocuğuydu.

Sigmund doğduğu andan itibaren annesinin övünç kaynağı oldu. Oğlunun Yahudilerin kaderini yenip  büyük adam olacağına kendini de eşini de inandırdı. Zengin bir hayal dünyası vardı küçük Sigmund’un: Amalia ile yaşıt olan üvey ağabeyi Philipp’in annesiyle evli, babasınınsa gerçekte dedesi olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden Philipp’i kıskanıyordu, diğer ağabeyi Emanuel ile arası çok iyiydi ve onun çocukları (John ve Pauline) ile birlikte büyüdü. John’la rekabeti, hayatı boyunca kuracağı dostluklara damga vurdu (1). Rekabet ve hırs kişiliğinin başat özellikleri oldu.

Jacob’un işleri iyi gitmiyordu, aile 1860 yılında Viyana’nın yoksul bir mahallesine taşındı. Sigmund babasından duyduğu antisemitik hikayelerden etkileniyor, babası gözünde güç kaybettikçe  Napolyon, İskender, Hanibal gibi kahramanlara özeniyordu.

Erken yaşlardan itibaren iyi bir eğitim aldı Sigmund. Orta öğrenimi sınıf birincilikleriyle geçti. Kız kardeşi Anna, ailede, Freud’un başarılarının ödüllerle takdir edilmesinin alışılmış bir şey olduğunu söyleyecekti. Okumayı çok seviyordu. Dile yeteneği, antik tarihe özel bir merakı vardı.  Ergenliğinde Eduard ile sıkı bir dostluk kurdu; birlikte kitaplar okuyor (ikisi de Cervantes’e hayrandı, Freud pikaresk uslubu ömür boyu kullanacaktı), entelektüel oyunlar icat ediyorlardı. Ergenliğinden itibaren cinsellikle ilgili ikircikli bir tutumu vardı Freud’un: bir yandan özgürlükçü, öte yandan muhafazakârdı, dürtülerin sergilenmesinin yıkım olacağını düşünüyordu. Zihni ikiliklerle doluydu. Aşık olduğu her kadında annesinin gölgesini görüyordu (Annesinin Freud üzerine etkisi halen bir “sır”).

Cemaat içi evliliklerin, “kocanın otoritesi, kadının itaati, çocukların bağımlılığı” temelinde geniş aile düzeninde; kadınların evlenmek, doğurmak dışında seçeneğinin olmadığı bir dönemde büyüyen Freud, kardeşlerinden kayırılıyordu. Kız kardeşler hep birlikte bir odada kalırken Freud’un kendine ait bir odası vardı. Evde, onun eğitimi öncelikliydi.

Bilgi açlığı çeken bu parlak ve azimli öğrenci, önce siyaset, sonra felsefe okumak istedi. Felsefe hocası Brentano, modern psikolojinin kurucularından kabul edilen F.Herbart’ın tezlerini esas alıyordu. Herbart öznenin bilincin eşiğinde bastırılmış ve bilinci işgal etmek isteyen bir dizi atoma ayrıldığını düşünüyor, dinamik bir bilinçdışı kavramını ortaya koyuyordu. İleride Freud felsefe hocası vasıtasıyla tanıştığı bu kuramdan faydalanacaktı. Brentano’dan sonra Feuerbach’ın materyalizminden etkilendi. Ancak felsefe okumaktan vazgeçti, daha sonra felsefeyi spekülatif bulduğunu söyleyecek paranoid bir sisteme benzetecekti. 1873’te Viyana Üniversitesinde doğa bilimleri dersleri almaya başladı.

19.yüzyıl tıp eğitiminde fizyoloji egemendi. Hayran olduğu Darwin’in evrimciliğiyle fizyolojiyi birleştirebileceğini düşünüyordu genç Freud.  Viyana Üniversitesi öncül/değerli birçok hocayı içinde barındırıyordu. Eğitimi boyunca fizyoloji, biyoloji ve anatomi laboratuvarlarında çalıştı. 1881 yılında mezun oldu. Bilimsel kariyerden istemeyerek vazgeçti ve hastanede asistan hekimlik yapmaya başladı. Bu arada kız kardeşi Anna’nın müstakbel görümcesi Martha ile tanışmıştı. Martha-Freud çifti 1882 yılında gizlice nişan yaptı. Uzun süren nişanlılık dönemi boyunca da dönemin ahlak kurallarına uymaya karar verdiler.

Martha ile mektuplaşmaları aşık Freud’un baskıcı, kıskanç ve  melankolik olduğunu gösterir. Ancak nişanlılık döneminde Freud’un kokain bağımlısı olduğunu da unutmamak gerekir (1883-1887). Buluş yapma arzusuyla kokainin coşkusu birbirine karışmıştı. Kokainin mucize ilaç olduğunu düşünüyordu. Meslektaşlarına birçok farklı durum için kokaini öneriyordu (göz doktoru arkadaşı Koller bu sayede lokal anesteziyi keşfetti). Hastanede 5 ay boyunca Mynert’in asistanlığını yapan Freud sinir hastalıklarıyla ilgilenmeye karar verdi. Aslında çağın moda hastalıklarından (nevrasteni, kaygı, takıntı, histeri) o da mustaripti.

Sinir hastalıkları alanında dönemin en ünlü hocası Charcot’ydu. Paris’te ilgi duyan herkesin katılabildiği derslerine hastalarını getiriyor, histerinin altında bir travmanın, özellikle cinsel travmanın yattığını kanıtlamaya çalışıyordu. 1885’te Freud altı ay boyunca Chorcot’nun derslerini takip etti. Bu kariyeri için en önemli dönüm noktası oldu. Paris’in cezbediciliği, histerik hastalar ve bilim insanından ziyade sanatçıya benzeyen Charcot’un “sahnesi” Freud’u derinden etkileyecekti.

Viyana’ya dönüşünde 1886’da Martha ile evlendi. Çiftin dokuz yıl içinde altı çocuğu oldu. 1891’de geniş bir eve taşındılar ve Freud evdeki vaktinin çoğunu çalışma odasında geçirdi. Baldızı Minna çocukların bakımına yardım etmek için Freud’lara taşınacaktı. Freud erkek çocuklarına hocalarının ismini verdi. Peş peşe gelen gebeliklerden sonra Martha ile cinsel yaşamını perhizle engelledi. “Modern cinsellik kuramcısının cinsel hayatı 9 yıl sürdü”. (Sf 64)

1887 yılında Freud iki yakın arkadaş edindi. Biri dönemin “aile doktoru”nun prototipi olan ve ağabey işlevi gören Breuer, diğeri kafası karışık bir kulak-burun-boğaz doktoru olan Fliees. Breuer ne kadar makulsa Fliess o kadar ayakları yere basmayan biriydi. Fliees, çoğu zaman Faust olan Freud’un Mefisto tarafıydı. İkili şevkle mektuplaştı, alakasız tıbbi durumlar arasında bağlar kurmaya çalıştı ama yaklaşık 13 yıl süren dostluk bir yinelemeyle -dostun düşmana dönüşmesiyle- keskin bir biçimde sonlandı.

1889 yılında Freud, hipnozla uğraşan dahiliye profesörü Bernheim ile tanıştı. Chorcot, histeri belirtilerini yapay bir şekilde oluşturmakla suçlanıyordu. Bernheim ise hipnotizmayla elde edilenin, uyanık durumda telkinle de mümkün olduğunu savunuyordu. Freud Chorcot ‘dan cinsel travma fikrini, Bernheim’dan sözle tedavi öğesini aldı ve ikisini birleştirdi. İlerde bu yönteme psikoterapi denecekti. Hipnozun geçici etkisini fark etmesi ve hipnozdan vazgeçmesi de uzun sürmedi.

Freud ve Breuer 1895’te “Histeri Üzerine Çalışmaları” yayımladılar.  Psikanalizin doğum belgesi olan bu eser sekiz kadın ve onlara uygulanan hipnotik-katartik tedaviyi anlatıyordu. Hastaları yakın çevrelerinden olduğu için, mahrem birçok bilgi ve gözlem saklanmıştı. Üstelik sonradan kimlikleri tespit edilen hastaların tam anlamıyla iyileşmediği de saptanmıştı. Ama bu eseri değerli kılan bilimsel içeriği değildi, çok daha temel bir paradigmayı değiştiriyordu Freud: 19. yüzyılda tıp pratiğinde hastalığı ve patolojiyi ön plana alan, hastayı/sözünü ve ıstırabını ıskalayan “teropotik nihilizm” egemendi. Hastanın ne anlattığı pek mühim değildi. Oysa Freud daha başlangıçta hastanın sözüne, algısına, ıstırabına öncelik vererek teropotik nihilizme son veriyordu. O artık sözün/dilin doktoruydu.

1896’da babasının ölümünden sonra histerinin ve takıntının altında gerçek bir ruhsal travma yattığı fikrinden vazgeçti Freud. Travmayı dışlamıyor ama fantasma ve aktarımı da hesaba katarak birden çok “gerçeklik” düzlemi yaratıyordu. Kaderinin, “apaçık ortada olanı”, çocukların bir cinselliği olduğunu keşfetmek olduğuna inanıyordu. İnsanın arzusunun gizli yüzünü keşfederek insanı değiştirmek (sf.107) istiyordu. 1895 ile 1900 arası “otoanaliz”le geçti (Freud gerçekte otoanalizin mümkün olamayacağını, kendi dirençleri üzerinden keşfetmişti ama otoanaliz fikri psikanaliz tarihinin bir efsanesi olarak varlığını korudu). Üçte biri kendisine ait yüz altmış rüya topladı ve nihayet 1900 yılında başyapıtım diyeceği “Düşlerin Yorumu”nu yayımladı.

Freud düşlerin yorumlama yöntemini serbest çağrışım olarak gösteriyor, meşhur yer değiştirme ve yoğunlaştırma mekanizmalarını tanımlıyordu. Ama aynı zamanda bu eser onun ilk (topografik) kuramını da ortaya koyuyordu. Ruhsal aygıtı bilinç, önbilinç ve bilinçdışı olarak üç düzlemde ele alıyor, bilinçdışını (kendinden öncekilerden farklı olarak) huzursuzluk-hoşnutsuzluk kaynağı olarak kavramsallaştırıyordu. Düş, bilinçdışına giden “kral yolu”, Freud’da insanlık tarihinin kadim gizeminin kâşifiydi.

Düşlerin Yorumu’ndan sonra “Günlük Yaşamın Psikopatolojisi” (1901) ve “Espriler ve Bilinçdışı ile İlişkiler” (1905) ile rüyada keşfettiği ruhsal dinamiklerin günlük yaşamdaki tezahürlerini sıraladı Freud. 1905 tarihli “Cinsellik Üzerine Üç Denemesi”yle ise çocuksu cinselliği, çocuk cinselliğinin sapkın yanlarını normalleştirecekti. Bu yaratıcı dönemdeki başarılarının keyfini süremedi Freud; yapıtlarına yönelik ilgiyi az bulup, alınganlıkla “muhteşem yalnızlığını” kutsayacak, psikanalizi bir harekete çevirmenin hırsını üretecekti.

1902 yılında hevesli öğrencileri ve yandaşlarıyla Çarşamba Toplantıları başlattı. Erken dönemde tam bir yorum manisi yaşanıyordu. Freud öğrencileriyle aktarımı kışkırtacak ilişkiler kuruyor, özel hayatlarına, hastalarıyla ilişkilerine müdahil oluyor, mektuplarıyla her birini gözde ve biricik hissettirmeye çalışıyordu. Psikanalizi bir hareket kendini de bu hareketin lideri olarak görüyor, psikanalizin yayılmasını sağlayacak kişilere iltimas geçerken, harekete zarar vereceğini düşündüklerini bir kalemde harcıyordu. 1907 yılında çarşamba toplantılarına son verdi ve Viyana Psikanaliz Derneğini kurdu.

1909 yılında, Kanada’daki Jones’un aracılığıyla Clark Üniversitesinde konferans vermek üzere Amerika’ya davet edildi. Freud yeni kıtaya ön yargılı bakıyor, ilgi görse bile hızla eskimiş bir oyuncağa dönüşeceğini düşünüyordu. Ancak psikanalizi Viyanalı Yahudi hekimlerin uyguladığı bir tedaviden çıkartıp, tüm dünyaya yaymak istiyordu. Konferans oldukça iyi karşılandı ve Freud’a fahri doktora ünvanı verildi. Ancak uzun yolculuk Freud’la “prensi” Jung arasındaki çatışmayı ayyuka çıkaracaktı. 1912 yılında ikili bir daha hiç görüşmemecesine birbirinden koptu.

Dönüşte bir başka kıtayı, biyografiyi fethetti Freud: hayran olduğu Leonardo Da Vinci üzerine bir psikobiyografi yazdı. 1910’da ilk kez “ödipuskompleksi” kavramını kullandı.Zihninde (belki de Jung’la ilişkisinin bir sonucu olarak) baba katli önemli bir tema olarak dönüp duruyordu. Nihayet antropolojiye de sıçrayarak 1911-1913 yılları arasında yazdığı dört denemeyi “Totem ve Tabu” başlığı ile kitaplaştırdı. Kitap “insanlığın kökeni, tanrılarla ilişkisi ve düşüncenin mutlak gücü konusunda Darwinci bir masaldı” (sf 187). Freud, tek tanrılı dinlerin temelinde (totemizm, ensest yasağı ve dışarıdan evlilik)  evrensel bir fenomen olan ödipus kompleksini görüyor, ontogenezin filogenez olduğunu öne sürüyordu. Hemen ardından insanın kendine hâkim olma kapasitesinin kusursuz örneği olarak gördüğü Musa üzerine bir denemeyi isimsiz olarak yayımlattı.

“Belle Epoque” dönemi 1. Dünya savaşının patlak vermesiyle sona eriyordu. Bu güzel dönemde hâkim olmadığı alanlarda (psikoz, antropoloji, biyografi) coşkuyla yazan Freud durulmaya, ayaklarını yere daha sağlam basmaya başladı. Totem ve Tabu’da “kurucu edim, yasa, zorbalığı reddetme” zorunluluklarını temel alan demokratik bir iktidar öneren Freud, kendi yaratısının derdine düşmüş, savaşın gelişini görememişti. Üç oğlunu, bir damadını ve çok sayıda öğrencisini savaşa gönderdi. Ayrıca dede olmuş, altmışına merdiven dayamıştı. Savaş her açıdan onu etkilemişti.  Yapıtını gözden geçirme, toparlama vaktiydi.

1915-1917 yılları arasında psikanalizi psikolojiden koparacak, içinde “Yas ve Melankoli”nin de olduğu beş denemesini Metapsikoloji başlığı altında bir araya getirdi.  Doğrusu, amacını karşılamayan, zayıf ve eksik bir metin olmuştu. 1918 yılında Budapeşte’deki beşinci psikanaliz kongresinde, psikanalizin geniş kitlelerin ve yoksulların faydalanacağı uyarlamalarının kaçınılmaz ve gerekli olduğunu savundu Freud. 1920 yılında konferanslarından oluşan “Psikanalize Giriş Denemesi”ni yayımladı. Bu eser beklenmedik ölçüde yankı buldu ve Freud’un asla alamayacağı Nobel ödülünü düşlemesine yol açtı. Artık tüm dünyaca tanınıyor, muayenehanesi uzak ülkelerden analist olmak için gelenlerle dolup taşıyordu.

Gerek savaşın yıkıcı etkileri gerekse klinikte ve teoride yaşanan çıkmaz (mazohizm) Freud’u kuramını gözden geçirmeye itti. “Haz İlkesinin Ötesinde” başlıklı kitabında “ölüm dürtüsü” varsayımını öne sürdü. Ruhsallık iki temel gücün- Eros ve Thanatos- savaşıydı. Ruhsal aygıtın örgütlenmesini de id, ben, üst ben (yapısal model) olarak tanımlıyordu. Teoride bu önemli kırılmayı “Kitle Psikolojisi ve Ego Analizi” izleyecekti. Freud kitleyi iki eksende inceliyordu. Kitleyle lider arasındaki dikey eksen, bireyler arasındaki yatay eksen. Freud’a göre, kitleyi bir araya getiren en başta liderle/idealle özdeşimdi. Bu eseri yıllarca faşizm çözümlemelerinde yol gösterici olacaktı.

Freud Karanlık Aydınlanma (Adorno) geleneğine yakındı. Akıldışı, tekinsiz (unheimliche) olanın cazibesine kapılıyor, hemen ardından bilim idealine sarılarak bundan vazgeçebiliyordu (sf 239). 1920’li yıllarda telapati /düşünce aktarımına kendini kaptırdı. 1926 yılında Jones’a yazdığı bir mektupta bunun aşırı tütün tüketimi gibi kendi meselesi olduğunu söyleyecekti. Hayran olduğu Shakespeare’in, bilinenden farklı biri olduğuna yönelik zayıf bir spekülasyon olan “Oxford” kuramının ateşli bir savunucusu olacaktı. Tekinsiz olana yatkınlığı, dehası ve çalışkanlığıyla birlikte yaratıcılığının temel etmenlerinden biriydi.

1923 yılında epitelyoma tanısı konan Freud ölümüne kadar sayısız ameliyat geçirdi. Protezlerle arası iyi değildi ve biricik kızı, “Antigone”u Anna ona yardımcı oluyordu. Freud kızının cinsel yönelimini fark edemiyor, bir yandan onu kur yapanlardan korumaya çalışırken bir yandan erkeklere olan ilgisizliğine üzülüyordu. Freud, savaş yıllarında öğretmenlik eğitimi almış olan kızını iki kez analize aldı. Anna Freud psikanaliz dünyasında önemli bir yer edinecek ama babasının analizinden geçmek ona çok da iyi gelmeyecek, ölümüne kadar eşcinsel olduğunu saklayacaktı. İleride Londra’da, iki kadın, Anna Freud ile Melanie Klein arasındaki çekişme psikanalize damga vuracaktı.

Freud haftada altı gün, günde sekiz hasta görüyordu. Seanslarda aktifti, müdahale ediyor, açıklıyor, yorumluyor, hastalarına ikram etmeden puro içiyordu. Zaman zaman kendi hayatından örnekler veriyor, bazen mektuplarında hastalarını deşifre ediyordu. Tedavi ücretini döviz olarak alıyor (1921’de seans ücretlerini 25 dolara sabitlemişti), tilmizlerine yardım etmekten geri durmuyordu. Zamanla endikasyon dışı hastaları da belirlemişti: aptal, eğitimsiz, çok yaşlı, melankolik, ağır narsisistik, manik, anorektik, psikotik ve sapkınlar. Ancak son umut olarak başvurulduğunda ağır hastaları da tedaviye alıyordu. Psikanalitik terapi bir yandan kendi çerçevesini oturtmaya çalışırken, rakiplerin de tepkisini çekiyordu. 1925 yılında Freud tarafından Reik’e (felsefe ve psikoloji doktorası vardı) gönderilen Amerikalı bir hekimin şikâyetiyle “amatör analiz” sorunu baş gösterdi. Freud savunmasında psikanalizin ne bir bilim ne de tıbbi bir disiplin olduğunu belirtti. Tartışma psikanaliz birliği içinde de yayıldı ve yıllar içerisinde amatör analistlerin yerini diplomalılar aldı.

Amatör analiz savaşından mağlup çıkan Freud, felsefe, Amerika ve müzik gibi antipatiyle baktığı dine yönelik bir kitap yayımladı: Bir Yanılsamanın Geleceği (1927). Kendisi ne kadar dinle savaşıyorsa Katolik kilisesi de o kadar Freud’la savaşıyordu. 1929 yılında annesini kaybetti Freud, kendini artık yorgun hissediyordu. Aynı yıl Bir Yanılsamanın Geleceği’nin devamı niteliğinde olan ve en çok okunan eserlerinden birine imza attı: Uygarlığın Huzursuzluğu. Dinin artık hayal kırıklığına çare olmadığını, insanların mutsuzluğunun sebebinin ideal eksikliği olduğunu, bunun çözümünün ise “yüceltme” olduğunu savunuyordu Freud. Cinsellik ve saldırganlığın bastırılmasında aşırıya kaçılmamak kaydıyla uygarlık akılcı bir zorunluluktu. Siyasi projesi ise seçilmişler/bilgeler cumhuriyetiydi; diktatörlükten de sosyalizmden de nefret ediyordu. Psikanalizin bir dünya görüşü (weltanschauung) olmadığını, tarafsız olması gerektiğini savunuyordu. Modern edebiyat gibi güncel siyaseti de inkar ediyordu. Güncel ilgisini çekmiyordu. “Freud’un projesi daima geçmişin ardındaki geçmişi bulmak olacaktı, sanki daha eski bilgi daha iyi bilgiymiş gibi…”(2).   1937’de göçmesi için kendisini ikna etmeye çalışan Laforgue’a hala Nazizimden korkmadığını asıl düşmanının Roma Katolik Kilisesi olduğunu söyleyecekti (Age, sf 40). Freud, yükselen Nazi tehlikesini sezemedi.

1933 ile 1936 yılları arasında Viyana’ya hapsolan Freud, Yahudileri firavunun zulmünden kurtaran Musa üzerine çalıştı ve son büyük kitabını yayımladı: Musa ve Tektanrıcılık (1937). Freud bir yandan Musa’nın Mısırlı olduğunu kanıtlamaya çalışırken öte yandan efsaneyi bir aile romansına çeviriyordu.

Sevenlerinin ısrarına rağmen Viyana’dan ayrılmaya direnen Freud, nihayet 4 Haziran 1918’de İngiltere’ye göçtü ve yaşamının geri kalan 18 ayını burada geçirdi. İngiltere’de Klein ve taraftarları güçlüydü. Freud ve kuramını eski dünyaya ait buluyorlardı, yine de hayatının son yılında el üstünde tutuldu. Fakat onlarca operasyona rağmen kanser ilerlemiş, ağrıları ıstıraba dönmüş, Freud bariz biçimde zayıflamıştı. Daha önceden anlaştıkları gibi izleyicisi ve doktoru Max Schur yüksek ve tekrarlayan dozda morfin uygulayarak Freud’un ötanazisine yardımcı oldu. Psikanalizin kurucu babası 23 Eylül 1939 günü hayatını kaybetti.

Üretken yaşamı boyunca 20 kitap, 300 makale ve yaklaşık 20.000 mektup yazdı Freud. Haklı olarak kendisini; dünyanın evrenin merkezinde olmadığını kanıtlayan Kopernik ve seçilmiş tür olmadığımızı kanıtlayan Darwin’le kıyaslıyordu. Keşfinin insana bakışı kökten değiştireceğinin farkındaydı. Hayali gerçek oldu, psikanaliz tüm dünyada o kadar yaygınlaştı ki, kültürün ayrıksı olmayan bir öğesi haline geldi.

Freud üzerine birçok biyografi yazıldı. Kimi onu tanrısal bir konuma koyarken kimi de şeytanlaştırdı. Freud biyografiye de oldukça mesafeliydi, birisi hakkında biyografi yazabilmenin mümkün olmadığını düşünüyordu. Henüz 30 yaşındayken Martha’ya, ilerde kendisi üzerine yazacak biyografi yazarlarının nasıl da yollarını şaşıracaklarını görmeyi sabırsızlıkla beklediğini yazacaktı (Age, sf:40). Yaşamının sonunda (1936) biyografisini yazmak isteyen Arnold Zweig’a şiddetli bir dirençle yanıt verecekti:

Bir biyografi yazarı olmak için elini kolunu yalanlar, örtbas etmeler, riyakârlıklar, yanıltıcı kisveler ve hatta anlayış eksikliğini gizlemekle bağlamalısın, çünkü biyografik doğruluk uygulanabilir değildir… doğruluk olanaklı değildir, insanoğlu onu hak etmiyor ve her neyse Prens Hamlet’imiz herkese layığına göre davranılsa ‘kim kırbaçtan kurtulabilir ki’ derken haklı değil midir?

 

 

1- Roudinesco E, Kendi Çağından Bizim Çağımıza Sigmund Freud, Metis Yayınları, 2016

(Not: Bir tarihçi ve psikanalist olan Roudinesco’nun bu eseri bana kalırsa Türkçeye çevrilen Freud biyografilerinin en kapsamlı ve tarafsız olanı. Yukarıdaki yazı büyük ölçüde bu kitabın özeti. Yazar’ın dilimize çevrilen tüm kitaplarını da meraklısına öneririm. )

2- Phillips A, Freud Olmak: Bir Psikanalistin Gelişimi, YKY, 2016