“zima blue” narsisizm: yaratıcılık ve yıkıcılık

   psikanaliz sinema

                                                                  

Alaistir Reynolds’un (2006) aynı adlı bilim kurgu öyküsünden uyarlanan animasyon kısa film Zima Blue (2019) hak ettiği övgü ve ödüllerle taçlandırdı. Varoluşa ve yaratıcılığa dair yakıcı sorunları on dakikaya sığdırmak büyük meziyet. Bu filmi Pessoa’yla birlikte okumak istedim. Önce kısaca öykünün evrenini anlatmaya çalışacağım.

Giriş

  “Hayatımı kendi varlığıma yabancı bir maddeden yapılmış bir heykel gibi yarattım.” Pessoa

Hikâye günümüzden yaklaşık bin yıl sonra, oldukça gelişmiş teknolojik bir evrende geçer. Başka gezegenlerde farklı hayat biçimleri kurulmuştur. Organikle inorganiğin birbirine karıştığı canlılık formları mevcuttur.  İnsanlar ya da robotlar modifiye edilebilir, anlaşılan isteyen ölümsüz de olabilmektedir. Yüzyıllar süren yaşam ömrü yedek organlarla, teknolojik protezlerle, uydu hafızalarla desteklenir. Günümüz dünyasının imitasyonu şehirler inşa edilmiştir, örneğin farklı gezegenlerde on yedi tane Viyana şehri vardır. Siyasi sisteme, iktidar-özne ilişkisine dair bir ipucu olmasa da sınıfsal farkların devam ettiğini anlarız. Sanata ihtiyaç, sanatçıya hayranlık duyulur halen. 

Zima bu evrende (muhtemelen dünyada), okyanusun ortasındaki adasında yalnız yaşayan ünlü, yetenekli ve gizemli bir ressamdır. Zamanla eserlerini merakla beklenen görkemli performanslara dönüştürmüştür. Yaşayan efsanedir, nadiren sahneye çıkar sonra “muhteşem tecridinde” (Freud) tefekküre gömülür. Hakkında çok az şey bilinir, yüzyıllardır da kimseyle konuşmamıştır ama şaşırtıcı biçimde son performansının öncesinde bir sanat muhabirine röportaj vermek ister. Filmde muhabirden Zima’nın yetişkinliğini ve sanat kariyerini (biyografisini); Zima’dan çocukluğunu (otobiyografisini) dinleriz. Kendini ve hikayesini deşifre eder, hatta yapı sökümüne uğratır.

Otobiyografi

“Ben kendimin gölgesiyim; o neyin gölgesi, onu arıyorum.» Pessoa

Edebiyatın en cesur ve dokunaklı alanı olabilir otobiyografi. Roman bilinçdışı arzu ve çatışmalarla kurgu vasıtasıyla yüzleşmek, estetize ederek baş etmekse, otobiyografi bunun üzerine bilinçli bir istemle gidilmesidir. Ancak “otoanaliz” ne kadar mümkünse otobiyografide de o kadar mümkündür. Bilinçdışı “örtbas etmeler, riyakarlıklar, yanıltıcı kisveler” üretir, “biyografik doğruluk uygulanabilir değildir” (Freud 1936). Psikanalitik açıdan bakıldığında biyografi de otobiyografi de imkânsız türlerdir. 

Yazarı açısından cesur olduğu kadar temkinli bir girişim olarak da değerlendirilebilir otobiyografi. Kendisine ve yaşamına dair sabit bir imge ve hikâyeyi yaratmak; okuyucunun düşüncelerini-fantasmalarını sınırlamak, kontrol etmek anlamına da gelir. Pontalis’in «önceden yazılmış bir ölüm yazısı» olarak tanımladığı otobiyografi, bu açıdan yaşayan beden formunu ölümden sonra korumaya ve sabitlemeye yarayan mumyalama işlemini anımsatır.  Leiris kendi heykelini yonttuğu otobiyografisinde karşısına “mezar taşının dikildiğini” söyler. Pygmalion âşık olacağı bir kadının heykelini yapar (ikincil narsisizm), Narcisoss ise kendi imgesine aşıktır (birincil narsisizm).

Narsisizm

“Ben düşlediğim şeyle hayatın beni dönüştürdüğü şey arasındaki boşluğum.” Pessoa

Freud narsisizm terimini sadece patolojiyi değil, normali (sağlıklı narsisizm), ruhsal yatırımın ekonomik-dinamik yönlerini ve yaşamın başındaki gelişim dönemini tanımlamak için de kullanılmıştır (Prat 2010). Bir gelişim dönemi olarak narsisizm, Ödip (Baba, yasa, üçlü ilişki) öncesi ikili ilişkiyi, “annesel dönemi” (Bollas 2000), insan ruhsallığındaki en hassas zemini işaret eder. Freud narsisistik gelişimi iki aşamaya ayırır: birincil narsisizm ve ikincil narsisizm.

Freud’a göre bebek; tümgüçlü olduğu, nesneyle (anneyle) ayrımlaşmadığı, dolayısıyla tüm ruhsal yatırımını kendine yaptığı birincil narsisizmden, temel çaresizliği nedeniyle mecburen vaz geçer. Özne ve nesne birbirinden ayrımlaşır, nesneye kısmi yatırımlar yapılır.  Nesneye yapılan yatırımın akıbeti ikincil narsisistik aşamadır. Birincil narsisizm, öznenin kendi üzerine kapanması, katlanması, ruhsal olarak kadük kalmasıdır. Freud’a göre bu yüzden, yani “hastalanmamak için severiz.” Nesneden ayrılmayla oluşan kayıp (das Ding, nesne a) ömür boyu sürecek bir arayışın, tamamlanma arzusunun yakıtı olur. «İnsan yitik zamanın, kendi kendisinin ideali olduğu bir zamanın peşinden koşan illetli bir hayvandır» (Smirgel 1998).

Zima günümüzde yaşayan kadın (öyküde erkek) bir mühendis tarafından havuz karolarını temizlemek üzere tasarlanmış, basit, tek işlevli bir robot olarak doğmuştur. Annesinin göz bebeği, narsisistik uzantısıdır. Mühendis sürekli yeni donanımlarla ana kartı (zihni) donatır, yani ihlal eder. Zima çocukken yaratıcısını (annesini) kaybeder ve başka mühendislerin (ebeveyn muadillerinin) eline düşer. Her önüne gelen Zima’yı kendi çıkarı/isteği doğrultusunda modifiye ve istismar eder. Emeği insan yaşamının angarya işlerinde sömürülür. Bana kalırsa film hem insan yavrusunun büyüme serüveninin evrensel ve karanlık yönlerini (narsisistik yaralar, erişkin-çocuk asimetrisi, çocuğun istismarı, Öteki’nin talebine tabi olma vb). hem de neticesi narsisistik patoloji olan bireysel, travmatik, acıklı bir hikâyeyi anlatır.

Narsisizm ve Yaratıcılık

   “Yaşamak şart de­ğil; şart olan, yaratmaktır.” Pessoa

Freud (1913) sanatı “düşüncede tümgüçlülüğün sürdürülebildiği yegâne alan» olarak tanımlar. Sanatçı kendi suretinde yarattığı dünyayı tümgüçlülükle kontrol eder. Klein (1958) için yaratıcılık nesneyi (anneyi) onarma ve yeniden yaratmaktır. Sanat “annesel düzleme, simbiyoza dönüş”tür (Greenacre 1970). Sanatçı «henüz anlamın doğmadığı veya anlamın duyumlara bağlı olduğu birincil duruma geri” döner (Erdem 2017). Yaratı sürecine gömülen sanatçı bir anlamda kendi kendini kucaklar (self holding) ve yeniden inşa eder (Ferrant 2017). 

Genç Zima’nın yüksek idealleri vardır, yetenekli bir zanaatkar olmak ona yetmez. Henüz adını koyamadığı içsel bir huzursuzluk onu yaratıcı bir yolculuğa zorlar. Resimlerindeki nesnesi evren, biçimi natüralisttir. Yeteneği ve cesaretiyle başarılı, ünlü bir ressam olur. Tabloların boyutu büyür, dünya bir tuval haline gelirken Zima da bedenini doğayla bütünleşecek, kaynaşacak biçimde dönüştürür. Zamanla, hiçbir şeye (oksijene, gıdaya bile) ihtiyacı olmayan, bozulmayan-yaşlanmayan, heykelimsi (fallik) bir bedeni, kimseye muhtaç olmadığı bir hayatı tesis eder.

Rosenfeld’e göre narsisistik “kendi kendisine hayat verdiğine ve kendisini besleyip bakabildiğine” inanmak ister. Nesnenin varlığına/farklılığına, nesneye duyulan muhtaçlık ya da bağımlılığa tahammül edemez. «Narsisizm birlik arzusu içinde başkasının izinin silinmesidir» (Green 1967). Dolayısıyla tüm kadim mitler, öğretiler; farklılıkla, ayrışma ile oluşan kaosa, aynılık ve bütünleşmeyle, “bir” olmayla, bütünün içinde erimeyle çeki düzen vermeyi vaat eder. Nirvana uyaranın, kaygının, ötekinin ve dolayısıyla öznelliğin olmadığı “saf huzurun” fantasmasıdır. Bu klasik psikanalizde ölüm dürtüsünün nihai amacıdır.

Psikanalizin belki de en tartışmalı kavramı olan ölüm dürtüsü, Freud’un güçlü klinik açmazlara getirdiği zayıf bir kuramsal çözüm olarak değerlendirilebilir. Mazoşizm, yineleme zorlantısı, olumsuz terapötik yanıt gibi zorluklar Freud’u dürtüleri ikilemeye iter: Eros ve Thanatos. Yaşam inorganikten organiğe evrildiyse yaşam dürtüsünün tersi bir güç-dürtü de olmalıdır. Thanatos sessiz ve sinsidir, nirvanayı hedefler ve ancak “yaşamın gürültüsünden sorumlu olan” Eros’un taşeronluğunda harekete geçebilir. İlerleyen yıllarda Freud (1938) ölüm dürtüsünün yıkıcı yanları olduğunu da kabul edecektir. Normal gelişimde, sağlıklı bireyde bu iki dürtü birbirini nötralize eder, yıkıcılıkta baskın olan ölüm dürtüsüdür. 

Narsisizm ve Yıkıcılık

“Kendimi öyle çok anlattım ki sonunda varlığım tükendi, mürekkep niyetine ruhumu kullandım.” Pessoa

Freud’un ölüm dürtüsü kavramı çok taraftar bulmasa da bugün anayol psikanalizde iki temel dürtümüz olduğu yaygın kabuldür: agresif ve libidinal dürtüler. Şahinler yıkıcılığın bünyesel ve verili olduğunu, güvercinler ise erken gelişimde çevresel faktörlerle oluştuğunu savunur (Mitchell 1994). Kernberg’in (2000, 2009) duygulanımı motivasyonun kaynağı, dürtünün yapı taşı haline getirdiği kuramı, çağdaş sinirbilim bulgularıyla örtüşür; kuramsal olarak tutarlı, klinik olarak faydalıdır. Agresif dürtü yüceltilerek yaratı, üretim, cinsellik lehine kullanılabilir.

Zima’nın muhteşem, çok boyutlu, amorf tablolarında, sonrasında “zima mavisi” olarak adlandırılacak tek bir renkte boyanmış, basit, geometrik şekiller zuhur eder. İzlekle uyumsuz motifler gittikçe büyür ve çerçevenin içinde daha çok alan kaplar. Bir yineleme zorlantısı, takıntı haline gelir. Semptom bastırılanın geri dönmesidir. Zima mavisi önce diğer renkleri, zamanla tablonun bütününü yutar, sonra nafile biçimde tüm dünyayı, evreni istila etmek ister. Ölüm dürtüsü yaşam dürtüsüne baskın çıkar. Sanat “simgeleştirmenin üstün formu” ise (Segal 1952), bunu başaran bir ressamın eserlerinde, anlamlandırılamayan “gerçek”, “adsız dehşet” bir kara delik gibi büyüyerek, ahenge, seyirciyle olan bağa, estetik bütünlüğe saldırır (Bion 1959).

Öyküde Zima’nın koyu mavi renge takmış ressam Yves Klein’dan (1928-1962) esinlendiğini öğreniriz. Yves Klein kendi mavisinin patentini alıp “Uluslarası Klein Mavisi” olarak adlandırmış, genç yaşta dünyadan göçmüştür. Sanat yaralı özneleri «kaostan, tesadüften, tutarsızlıktan hatta ölümden” kurtarabilir (Brun 2017), travmayı iyileştirebilir, yüceltme kanalları tıkandığında topyekûn bir yıkım ortaya çıkabilir.

Rosenfeld (1971) ölüm dürtüsünün en kuvvetli biçimde ağır narsisistik durumlarda görüldüğünü saptar.  Rosenfeld’in (1974) «narsisist geri çekilme»si, Steiner’in (1993) «ruhsal inziva»sı, Green’in (2002) “kapsüllenme” kavramı benzer bir süreci, birincil narsisizme gerilemeyi tanımlar. Dış dünyaya kayıtsız kalınır, nesneler şey-leştirilir, yıkıcılık da özneye yönelir. Sanatçı açısından baktığımızda bu süreçte ölüm dürtüsü yaratıcılığa (yüceltmeye), izleyici ile kurulan “narsisistik sözleşme”nin (Guein 2017) feshine neden olur.  Pessoa «kesinlikle mükemmel bir eser yaratma yetisine sahip olduklarını bildikleri halde, o eseri gerçekleştirmeme cesaretini yeğleyen, sessizliğin o büyük şairleri”ni kutsayarak selamlar.                   

Cenaze ve Doğum

“İçimde bir şey parçalanıyor. Artık hiçbir şey hissetmeyecek kadar çok şey hissettim, Ruhum tükendi, kalan yalnızca bir yankı içimde.” Pessoa

“Beni hakikat arayışım bu noktaya getirdi” der Zima. Travmatik hakikate tek başına, donanımsız dalınca vurgun yer.  Bir “boşluk varoluşu” (Valdarasky 2014) içindedir: herhangi bir ruhsal kıvılcımın olmadığı, toptan bir ıssızlık, hudutsuzluk, içi boş bir kabuk. Ancak yaratısında sınır tanımadığı gibi yıkımda da sınır tanımaz. Son gösterisi kendini doğduğu havuza gömmesidir. Mavisin havuzun karolarından, rumuzunun bu karoları üreten firmadan geldiğini öğreniriz. Havuz tahmin edilebileceği gibi ana rahmidir. Grunberger rahim içi hayatı «saf narsisisizm» olarak tanımlar; bir organ gibidir cenin. Zima cenaze töreni öncesi otobiyografisini aktarır, zihinlerde yaşayacak efsaneyi mumyalar. Istırabına dayanamadığı ruhsallığından kurtulmak için kendini en ilkel versiyonuna dönüşene dek parçalar.