arrival: tuhaf-tekinsiz-şey

   sinema

Denis Villenuve’ün yönettiği Arrival (2016) filmi; yaşam-ölüm, varlık ve zaman gibi çetrefilli temaları çok katmanlı bir yapıyla, seyirciyi yormayacak, samimi bir biçimle anlatıyor. Yönetmenin “kirli bir bilim kurgu” olarak tanımladığı filmin dramatik yönü beni daha çok etkiledi. Villenuve’ün diğer filmlerini izlediğimde; elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışan, deneyimi önemseyen emektar bir zanaatkar olduğu izlenimi edindim. 

Klişelerden Uzak

Uzaylıların dünyaya “geldiği” filmlerde bazı klişeler bulunur. Yanar döner, oval bir uzay mekiğinden koca kafalı, pörtlek gözlü, mekanik sesli, ucube uzaylı varlıklar iner. Kusursuz bir teknolojiye sahiptirler ve çatışmasız bir toplumsal düzen tesis etmişlerdir. Medeniyetleri teknoloji vasıtasıyla ilerlemiştir, gayri insanidir, ruhsuzdur. Uzaylılar sevgi/cinsellik ve ahlak ötesi varlıklardır. Çoğu zaman dünyayı ele geçirmeye, istila etmeye çalışırlar. Kahraman insanlar ve uluslar (Çoğu zaman ABD) bu tehdide karşı, dünya insanlık için yaratılmış ve insanlar sayesinde harika bir yermiş gibi savaşırlar. Sonunda uzaylılar geldikleri gibi giderler. 

Arrival (Geliş) ezber bozan bir bilim kurgu. Uzaylılar dünyaya (kapımıza) gelir ama atmosferde (eşikte) bekler, insanlar onlarla iletişime geçene kadar da bir şey yapmaya pek niyetli görünmezler. Uzay mekiklerinin şekli adlandırmayacağımız bir formdadır, hangi malzemeden yapıldığını bilemeyiz. Uzaylı varlıklar da hayal ettiğimiz gibi değildir. Alt kısmı ahtapotu andıran bu varlıkların üst kısmı bir kaide gibi yükselir. Organik, hayvansı varlıklarla karşılaşırız. Aptal hayvan-zeki robot hiyerarşimiz, ezberimiz bozulur. Çıkardıkları sesler konuşmaya hizmet etmez; sembolik, karmaşık, görsel bir dille (lologram) iletişim kurarlar. Teknoloji ile yapaylığı eşitlediğimiz mantık denklemimiz çöker. Üstelik bir de uzaylıların niyeti kötü değildir, barışçıllardır ve bize kıymetli bir şeyi vermeye, anlatmaya çalışırlar. 

Başkası her daim yabancıdır. Klişe uzaylı yenidoğanı, onun dünyaya gelişini çağrıştırır. Hem tanıdık hem yabancı. Niyetini kestiremediğimiz, sonradan gelen ve düzeni bozan, anneyi/yuvayı ele geçiren. Henüz insan olmamış ama insana yakın. Dünyalılar için yenidoğan tekinsizdir, yenidoğan için dünya kaotiktir. Kaosa, Kronos son verir.

Prolog

Şehrin dışında, göl kenarında, muhteşem güzellikte bir evin pastel resimleriyle başlar film. Ev sınırdır, mahremdir, arzularımızın, kayıplarımızın, düşlerimizin (Bachelard 2018) yuvasıdır. Evi bedenimizle, beden temsillerimizle anlamlandırırız (Eiguer 2021). Ruhsallığımız eve, ev ruhsallığımıza siner, birbirine karışır.

Louise’in evi kendisi gibi yalnız, kederli ve güzeldir. Filmin önsözünde katlanılması mümkün olmayan bir acıyı yaşadığını, tek başına büyüttüğü kızını amansız bir hastalıktan kaybettiğini öğreniriz. Hüzünlü bir melodiye Louise’in belleğin ve zamanın öznelliğinden, karmaşasından bahsettiği iç sesi eşlik eder. Kızını ilk kez kucakladığında da yıllar sonra cansız bedeniyle vedalaşırken de aynı cümleyi tekrarlar: “Come back to me!” Prolog yaslı annenin dairesel hastane koridorunda yürümesiyle biter. Louise artık “neyin başlangıç neyin son” olduğundan, yani doğrusal zaman algısından emin olmadığını söyler.

Zaman nedir? Sormazsanız biliyorum, sorarsanız bilmiyorum, der Wittgenstein. Zaman insan zihninin oluşturduğu evrensel ve aynı zamanda öznel bir hakikattir. Zaman algısı tarihsel, coğrafi, kültürel ve bireysel faktörlerle değişir. Öznenin yaşı, yaşam olayları, hâkim duygulanımı, ihtiyaç ve arzuları, zihninin yoğunluğu ve çalışma hızı zaman algısı farklılaşabilir. Dersler uzar, teneffüsler bitiverir. Gençken gelecek uzaktır, yaşlılıkta geçmiş. Sevmek bir ömür sürer, sevişmek bir dakika. 

Zaman akar mı, döner mi? Hem akıp hem dönemez mi? Zaman algısına dair en köklü ayrışma (doğrusal ve dairesel) bu ikilikte zuhur eder. İkilikler, üçüncüleri dışlar, çocuksudur, kısırdır; birbirinin nedeni ve sınırıdır. Zamanı kontrol edemeyiz, sabitleyemeyiz, silemeyiz, geri getiremeyiz. Dil gibi zamana da mahkûm ve maruz kalırız.  

İnsan yavrusunda zaman algısının tıpkı dil gibi çekirdek bir yeti olduğu düşünülür. İlk beş yaşta zaman ve uzamın birbirinden pek de ayrışmadığı söylenebilir. Okul (uygarlık) hayatımıza girene kadar döngüsel zaman algısı başattır. Döngüsel zaman çocuğun kaygısını azaltır, öğrenmesini kolaylaştırır. Modern toplum özneye lineer zaman algısını dayatır, insanlığın narsisizminin bir ürünüdür, kibrini besler, gelecek kaygısını arttırır. Einstein «geçmiş, gelecek, şimdi algısının ısrarlı bir yanılsama” olduğunu söyler. Bütünlük ve süreklilik temel ruhsal ihtiyaçlarımızdır. Psikanaliz bize bilinçdışının düzenden, mantıktan, zaman mefhumundan muaf olduğunu göstermiştir. Ego, kaosa çekidüzen vermeye çalışır. “İdin olduğu her yerde ego da olacaktır, bu bir uygarlık meselesidir.” (Freud 1923). 

Tuhaf

Filmin gerçek zamanı kaosla başlar. Uzaylılar, biri Louise’in filoloji hocası olarak çalıştığı Montana olmak üzere dünyanın 12 farklı lokasyonuna gelirler. Tüm dünya teyakkuza geçer, belirsizlik ve bilinmezlik tehdit olarak algılanır. Ev sahibi, evin sahibi olmadığı gerçeğiyle yüzleşir. Uzaylılar sessiz, sakin ve sabit varlıklarıyla paniğe neden olur, düzeni alt üst ederler. Louise olup bitenlere kayıtsızdır, tutumunda bir tuhaflık olduğunu sezeriz.

Tuhaf sıra dışı, garip ve ilginç olan şey, durumdur. Beklentimizle uyuşmayan bir fazlalık ya da kusurdur. Kusur olduğunda gülünç, fazlalık olduğunda huzursuz edici olabilir. Tuhafı tuhaf yapan dışardan gelen bir şeyin dünyamızı ele geçirmesidir. Fisher’a göre (2016) tuhaf “oraya ait olmayan bir şeyin mevcudiyetidir, tekinsiz ise yokluktan, mevcudiyetin yetersizliğinden kaynaklanır.” Tuhaf hissetmek eşikteki bir histir, anlamı bulanıklaştırır, söze dökmeyi zorlaştırır. Tuhaf tutarsızdır, meydan okumayan bir uyumsuzluktur. 

Ziyaretçiler görünürde tuhaf olsa da tutumları tutarlıdır. Belli aralıklarla uzay mekiğinin kapılarını dünyalılara açar, iletişime davet ederler. Montana’daki mekiğin karşısına konuşlanmış üssün komutanı Albay Weber, bilim insanlarından oluşan bir ekip oluşturur. Dilbilimci olarak Louise’e uzaktan yardımcı olması, kaydedilen sesleri deşifre etmesi için teklif götürür. Louise korkmaz, kaygılanmaz aksine arzuludur; uzaylılarla beden bedene iletişim için albayı ikna eder. Kaderini sezer ve peşinden gider. 

Filmde tek bir başrol vardır: kadın. En önemli yardımcı erkek oyuncuyu karargâha giden helikopterde tanırız. Ian fizik bilimcidir, tanıştıklarında kısa bir atışma yaşarlar. Louise’in tezi dilin, Ian’inki bilimin medeniyetin temeli olduğudur. Aşk ve felsefe köprü kuracaktır. Albay (erk) asayişi, Ian (erkek) bilgiyi, Louise (kadın) ilişkiyi önceler. Dünyaya gelenin dilinden, onu doğuran, onunla meşgul ve hemhal olan anneler anlar, babalar hariçten gazel okuyabilirler.

Tekinsiz

Freud meşhur makalesi “Tekinsiz”de (Unheimlich 1919) kelimenin Almanca etimolojisinden yola çıkar. “Heimlich” tanıdık, evcil olanken, “unheimlich” yabancı, evin dışından, vahşi olandır. Tekinsiz, olmaması gerekirken olmasında ya da olması gerekenin olmamasında ortaya çıkar. Ürpermek korkudan farklıdır. Korkuya neden olan nesne bilinir, tahmin edilebilir bir tehdittir. Oysa tekinsiz hem tanıdık hem yabancıdır, garip bir şekilde aşina, aşina gelen garipliktir.  Muğlaktır ne içerde ne dışardadır (“extimate”, Lacan). “Unheimlich”in içinde, çekirdeğinde muhakkak “heimlich” vardır. Bilinçdışına bastırılan bilince çıkmasa da öznenin karşısına çıkar. Söz konusu karşılaşma yeni değil, yenidendir. Tekinsiz na-mevduyetin tezahürüdür, dumura uğratır, içerisiyle dışarısı arasında yarattığı yankı (salınım) ölçüsünde büyüleyicidir.

Uzaylılar insanlığın temel çaresizliğini, zaaflarını, riyakarlığını ortaya çıkarır, maskeleri indirir. Düzenin çelişkilerini keskinleştir, hatta düzeni (simgeseli) çökertir. Panik paranoid, megalomani gülünçtür. Simgeseli (anlamı, düzeni) oluşturan ama aynı zamanda altına oyan “gerçek”le, yüzleştiriz (Lacan). Gerçek, simgeselin göbek deliğidir. Onun sayesinde yüceyi (doğum, ölüm, cinsellik, beden) düşünebilir, ona anlamlar bulmaya çalışırız. 

Louise ve Ian Montana’daki mekiğe düzenli ziyaretlerde bulunur. Kabuğun içi de dışı gibi tekinsiz ve tahmin edilmezdir. Yerçekiminin olmadığı bu kovukta, içi farklı bir atmosferle dolu devasa bir akvaryumun ardından “heptapod”larla iletişime geçerler. Uzaylılar, uzuvlarından mürekkep benzeri uçucu bir maddeyle, kendi dillerinde cümleler yazarlar. Hiyeroglifi andıran yazıları dairesel ve karmaşıktır. Sembollerindeki küçücük ayrıntılar büyük farklara neden olur. Louise bir annenin bebeğine yaptığı gibi sabırla, kapsayarak, en baştan başlayarak dünyaya geleni anlamaya, sevmeye, kendi dilini onlara öğretmeye çalışır. 

Ayna evresi imgeselin, anne-bebek ünitesinin, narsisizmin mecrasıdır. Bu evrede babalar yardımcı erkek oyuncu olabilirler ancak. Bebek aynadaki (annenin gözündeki) suretiyle bedenini bütünlüklü bir imgeye, zihinsel haritaya, ruhunun meskenine dönüştürür. Bu dönem ayrıca ham deneyim ve duyuların annenin kiralık zihniyle simgelere (Bion), dürtünün, uyaranın istilasının dille ruhsal çatışmaya dönüştüğü evredir. Louise uzaylılarla anlaşabildiğinde yıkıcı eylemlerin, hasetin, yerini dil-konuşma alır. Düşman dosta dönüşebilir. Anne doğa ile kültür, çocuk ile yasa arasında güvenli-tampon bölgedir. Savaşı erkekler çıkarır, barışı kadınlar tesis eder. 

Louise ile uzaylıların “oturumları” zihnin ve varoluşun derinliklerine yol alan bir terapi kürü gibidir. Önce çerçeve belirlenir, sonra ortak bir dil oluşturulur, direnç ve savunmalar aşılır, aktarım süreçleri devreye girer ve özdeşimler kurulur. Uzaylıların dilini öğrenen Louise zamanla onlar gibi düşünmeye ve hissetmeye başlar. Dönüşüm semptomla başlar: Louise’in zihnine küçük rüya parçacılarını anımsatan imgeler musallat olur, geleceği hatırlar. Zamanla bu rüyaları-imgeleri anlamlandıracak ve bambaşka bir içgörüye kavuşacaktır. “Heptapod”lar bilinçdışının, rüyaların evrensel dilini armağan ederler. 

Bengi Dönüş

Filmin ortasında, dramatik akışı bölen, zaman tasarrufu sağlayan, bilgi yoğun bir sekansla karşılaşırız. Dış ses nesnel, tarafsız, ılımlı bir erkek sesidir. Başka milletlerin sürece katkısından bahsedilir, bilimsel merak ön plandadır. Olaya mesafelenmemizi sağlar, teskin edicidir. Bu sekans Louise’in Ian’a “burada olan her şey ikimizle ilgili sanki” dediği romantik sahneden hemen öncedir. Aşk filizlenir. Louise geleceği sezer, olacakların olması için gereğini yapar. Uzaylılarla kurduğu çıplak iletişimle Louise, dillerini konuşabilir, onlar gibi düşünüp, hissetmeye başlar. Artık geleceği görebiliyordur. Bu yepyeni bir varoluş hali; evrene, zamana, yaşama bakışını kökten değiştirir. Artık kaderini sevmeye (“amor fati”) başlar. 

Nietzsche’nin “bengi dönüş”ü felsefesinin ontolojik, etik ve metafizik yönleri ile kesişen, eseri boyunca geliştirdiği bir kavramdır. Yaşamı bütün yönleriyle sevmeyi, “varoluşun sonsuz kum saatinde” bir toz zerreciği olmayı kabul edebilmek trajik insanın tutumudur. Tekrar tekrar “Evet!” deme cesareti yaşama anlam, amaç, değer ve derinlik katar. Yaratıcılığa, anı yaşamaya, deneyime hizmet eder. Sisifos’un tekrarı yineleme zorlantısıdır, travmadır, ölüm dürtüsünün türevidir; bengi dönüşün yakıtı yaşam dürtüsüdür.

Filmde üç yakın ilişki izleriz. Louise’in kızıyla, Ian’la ve uzaylılarla ilişkisi. Yakınlıkları farklı nedenlerle birdenbire biter. Uzaylılar ile ilişki iyi giderken, Louise bu ikili ilişkiye gömülmüşken, dış dünyada gerilim artar. Bir yanlış anlama (semptom) bardağı taşıran son damla olur. Nihayet iletişim, sebebi ziyareti sormaya izin verir. Uzaylıların yanıtını “silahını kullan” olarak çevirirler. Oysa filmin başında helikopterde dilin silah olduğunu yazanın Louise’den başkası olmadığını öğrenmişizdir. Ama iş işten geçer, ip kopar, pim çekilir. Louise olası bir savaşı, yeni zihnini, yeteneğini geliştirerek engeller. İstediği rüyayı görüp, geleceği değiştirir. Bu boyutta gelecek değişince geçmiş de değişir, dairesel zamanda salınım mümkündür. Uzaylılar zarar görmeden, zarar vermeden, geldikleri gibi giderler. Kaos biter, misyon tamamlanır. Film yeni ve evrensel bir dilin, düzenin, birliğin (İsevi) müjdesini verir. Uzaylıların son mesajı içerikte değil biçimdedir, desendeki boşluk konuşur. Yaratıcılığa, varoluşa, evrene (ex-nihilo) form veren şey boşluktur. Boşluk “Şey”dir.

Şey

Freud Şey (das Ding) kavramını; sözcük temsilleri (dil) öncesi, ham beden-duyu izlerini açıklamak için kullanır. Lacan bu kavramı (le choise) genişletir, yüceltme (yaratıcılık) ve tekinsizle ilişkilendirir. Lacan’da Şey, “gerçek” düzleminde, anlamlandırılamayan sert çekirdektir. “Bilinmeyen sembolün çekirdeği” ise (Wittgenstein), yaratıcılık “nesneyi Şey’in saygınlığına” çıkarmaktır. Bu tarih (dil) öncesi çekirdek, anneden ayrılmayla (kastrasyonla) ikamelere, “nesne a”ya dönüşür. Küçük a hem kaybın boşluğu hem de boşluğun yarattığı arzudur. Var-yok nesnedir: zaman gibi. Anneyle ayrılığın yarattığı eksiklik yasın mührü, yaşamın kaynağı olur.  “O benim eksiğimdi diyebileceğimiz şeyin yasını tutarız” (Lacan). 

Filmin kurgusu doğrusal zamandan, döngüsel zamana evrilir. Parçalar birleşince çember kapanır. Uzaylıların ziyaretinden sonra Ian ve Louise evlenmiş, bir kızları olmuştur. Geleceği gören Louise, palindromik bir isim verdiği kızını (Hannah) erkenden kaybedeceğini biliyordur. Buna rağmen dünyaya gelişini yani kaderini ister. Anlaşılan eşine bu kaçınılmaz sonu bildiğini hemen söylemez ki Ian da bu bilgiye “hazır değildir”; kriz boşanmaya neden olur. Louise kendine verilen armağanı tüm dünya ile paylaşır. Zaman döner artık, neyin son neyin başlangıç olduğunu bilemeyiz, bunun bir önemi de kalmaz. 

Sırasız ölüm inancın, anlamın, düzenin, doğrusal zamanın, adaletin sarsılmasına yol açar. Biteviye bir yas, acıdır. Yas da mevsim gibidir.  Film Louise’in evlat kaybından sonra yaşadığı psikoz, gördüğü rüya gibi de okunabilir. Edebiyatın bu alandaki en meşhur eserinde Alyoşa «Tanrıya isyan etmiyorum, dünyasını kabul etmiyorum» der, Ivan ise hiç yaşamamış olmayı, dünyaya “geliş”i reddeder: “Bir çocuğun ölümünü görmektense, dünyaya geliş biletimi iade etmek isterim.” Gelen de (armağan) zamansız giden de (kayıp) Louise’in kızıdır. V. Volkan’ın harika veciziyle söylersek: “Kayıp acı bir hediyedir.”