körkütük: “uygarlığın huzursuzluğu”
Gençliğimizin en etkileyici, en aykırı yönetmeni Lars von Treier’in “Karanlıkta Dans”ı (2000) izlediğim ilk filmiydi. Sonradan kısa ömürlü bir avantgarde akımın, “Dogma”nın öncüsü olduğunu öğrenecektim. Dogma geleneksel sinema estetiğini-tekniğini sorgulayan, provakatif, ergen bir kuramdı, biz de öyleydik. Dogma akımının ilk filmi olarak kabul edilen “Şölen”i (Vinterberg 1997) yakın zamanda izlemeye çalıştım, bir türlü filmin içine giremedim, sevemedim. Aynı dönemde izlediğim “Körkütük” (Vinterberg 2020) ise bana kalırsa, en azından final sahnesi klasikleşecek bir sinema şöleniydi.
Şölen
Film şölenle biter. Gençler liseden, öğretmenleri ergenlikten mezun olurlar; yer-içer, dans ederler. Şölen kelimesi ziyafet, eğlence, sanatsal etkinlik/esrime anlamlarına gelir (www.tdk.org). Film bizi bu üç açıdan da ziyadesiyle doyurur fakat psikanaliz insana dair her şeyin çelişkili, çatışmalı olduğunu, arzunun tam bir doyuma ulaşamayacağını göstermiştir. Tatlı tatlı yemenin acı acı çıkarması olur. Her esrime faydalı, yaratıcı değildir. Eğlence de kudurmaya, bir zorlantıya dönüşebilir.
Körkütük, dört kafadar yetişkin erkeğin kendilerine/yaşamlarına çare bulmak için çeteye beşinciyi (alkolü) katmalarını anlatır. Alkol düşük dozda kaygıyı yatıştırır, yüksek dozda yapay bir maniye (coşkuya) neden olur. Manik savunma kedere, hüzne yöneliktir; manik coşku depresif olanı inkâr etme çabasıdır. Filmin çekimi bir talihsizlikle, adeta uğursuzlukla başlar, acı bir kayıp, senaryoyu ve rejiyi değiştirir. Vinterberg’ler filmin çekimlerinden dört hafta önce kızları İda’yı (16) trafik kazasında kaybederler. Yönetmen filmden ve her şeyden vazgeçmek ister; çekimlere, ortak senarist T. Lindholm başlar. Anlaşılan Vinterberg sonrasında ayağa kalkma gücünü bulur. Senaryonun bu trajik olay öncesi daha sert olduğunu, yasın hayata-filme bakışını değiştirdiğini öğreniriz: «Bu film sadece içmekle ilgili olmamalı, hayata uyanmakla ilgili olmalıydı.» (www.imdb.com)
Dani-Marka
“Medeniyetin Tacı” olarak adlandırılan İskandinav ülkeleri dünya genelinde yaşam standardında üst sıralarda yer alır. Liberal düzende ekonomi, sağlık, güvenlik, adalet meselelerini büyük ölçüde çözmüş refah toplumlarıdır. Danimarka’nın başkenti Kopenhag dünyanın en mutlu, en güvenilir şehri olarak kabul edilir. Film, marşlarından restoranlarına, spor giyim markasından klasik müzik yorumcusuna, filozofundan alkol kullanımına kadar Danimarka’ya ait her şeyi pazarlamış. Sponsorluk realitesini bir kenara bırakırsak bu bana “Biz buyuz”, “Biz bize benzeriz” cümleleriyle ifade edebileceğim az pişmiş bir gururu çağrıştırdı. Kimliğe yapılan vurgu ergenlik döneminde artar. DSÖ’ye göre gençlerde alkol kullanımının en yoğun olduğu ülkelerden biridir Danimarka. Yakın zamanda alkol satın alma yaşının 16’dan 18’e çıkarılması tartışılmış ve en başta yetişkinler bu düzenlemeye karşı çıkmış. Anlaşılan İda ve ergenlik dönemi filme damga vurmuş.
Deney
Filmin jeneriğinde Danimarkalı filozof Kierkeegard’ın dörtlüğüyle karşılaşırız. Gençlik rüya, aşk o rüyada gördüğümüz şeydir. Lise öğrencileri gün boyu alkol alarak, sevimli bir taşkınlıkla eğlenceden kudururlar. Takip eden sahnede ciddi ve endişeliymiş gibi yapan öğretmenlerin toplantısını izleriz. Başlangıçta gerek okulda öğretmenlerle öğrenciler arasında gerek başroldeki tarih öğretmeni Martin’in evinde çocuklarla ebeveynler arsındaki kopukluk dikkat çeker. Kuşaklar arası fark açılmıştır, gençler büyükleri, büyükler gençleri önemsemez. Kendini/hayatını sıkıcı bulan Martin’in eşi Anika ile de arası kötüdür, üstüne öğrenciler performansından dolayı onu şikâyet ederler. Gençliğinde umut ve başarı vaat eden yetenekli ve yaşam dolu biri olan Martin bunalımdadır, nasıl bu hale geldiğini anlayamaz.
Dört öğretmenden (Martin, Nikolaj, Peter ve Tommy) oluşan çeteyi ilk kez bir doğum günü yemeğinde aynı masanın etrafında görürüz. Benzer bir ruh hali içinde bezgin ve tükenmiştirler. Kaygılarını azaltmak, yaşam arzularını arttırmak için psikoloji öğretmeni Nikolaj’ın yanlış anladığı bir teoriden yola çıkarak, 19. yüzyıl bilimcilerini hatırlatan cesaretle kendi üzerlerinde bir deneye girişirler. Hipotez şudur: vücudumuzda düşük ve sabit miktarda alkol olursa daha kaygısız ve mutlu olabiliriz. Çalışmanın deseni mükemmel, örneklemi büyük değildir ancak başta denekler ciddiyetle kurallara uyarlar: Hafta sonu alkol alınmaz, mesai boyunca 0.50 promil hedeflenir, alkometreyle kandaki alkol düzeyi ölçülür, bulgular not edilir. İlk sonuçlar umut vaat eder. İş ve özel yaşamlarına canlılık ve yaratıcılık gelir. Deneyin ikinci aşamasında hedef promil yükseltilir, işler karışmaya, deney raydan çıkmaya başlar. Alkol şişede durduğu gibi durmaz.
Uygarlığın Huzursuzluğu
Freud’un psikanaliz uyarlamalarından en ünlüsü “Uygarlığın Huzursuzluğu” (1930) kitabıdır. Uygarlığın iki temel işlevi, insan doğa ilişkisini ve insanlar arası ilişkiyi (ahlak-hukuk) düzenlemesi, bireyi korumasıdır. Ancak uygarlığı kuran bireyler uygarlık için tehdittirler aynı zamanda. İçimizdeki ilkeli bastırmış, bir miktar evcilleştirebilmişizdir sadece. Arzu ile yasa, bencillikle özgecilik, ölüm dürtüsü ile yaşam dürtüsü içimizde (bilinçdışımızda) süregiden bir çatıma halindedir. İnsan olmanın, uygarlığın kurucu dinamikleri huzursuzluğa ve mutsuzluğa neden olur. Medeniyet için bu yıkıcı “baskı ve içgüdülerden vazgeçiş” zaruridir. En iyi çözüm ise haz ilkesi ile gerçeklik ilkesini birleştirmektir. Freud çözümü yüceltmede (süblimasyon) görür. Dürtülerin enerjisini kullanıp hedefini saptırmalı; bilim, sanat, ahlakın yararına kullanmalıyızdır. Sağlıklı süperego gelişimiyle uygarlık için tehdit olan insan, onun taşıyıcısına dönüşür. Aksi, hastalık (nevroz, psikoz, sapkınlık), münzevilik ya da bağımlılığa neden olur.
Filmin dramatik çatışmalarını oluşturan temalar (gençlik-orta yaş, ödev-oyun, yasa-ihlal, ilişki-yalnızlık, ayıklık-sarhoşluk, yaşam-ölüm) üst üste atılmış, karmaşık düğümler gibi yorumlanabilir. Tek bir hamleyle çözüm imkansızdır. Orta yaş bunalımına neden olan yolun yarısına gelmemiz ve yakıcı bir değerlendirme yapmamızdır: Nasıl yaşıyorum? İlişkilerimden memnun muyum? Gençliğime, gençlik ideallerime ne oldu? Bedenim, ruhum ne alemde? Gelecek nasıl olacak vb. Herkes kendi sorusunu ekleyebilir. Erikson (1963) bu dönemin temel çatışmasının üretkenlikle durağanlık arasında olduğunu belirtir. Kısırlığın, verimsizliğin, durağanlığın sonucu ruhun yoksullaşmasıdır.
Ruhun yoksullaşması yaşlanması anlamına gelir. Arzularımız bizi canlı ve diri (genç) tutar. Lacan’da arzu öznenin motivasyon nedenidir; arzunun hedefi arzulu olmaktır. Ancak arzularımız orijinal ve otantik de olmalıdır. Ötekin’in talebi de bir motivasyon kaynağı olabilir. Çocuğun temel merakı Öteki’nin kendine dair arzusu, yetişkininki ise kendi arzusunun ne olduğudur. Bir geçiş dönemi/düzlemi olan ergenlikte önce neyi, nasıl bir yaşamı istemediğimizi bulmaya çalışırız.
Ergenlik
İnsan yaşamında (önemli yaşam olayları dışında) üç dönüm noktası olduğundan bahsedebiliriz: Oyun çocukluğu, ergenlik ve orta yaş. Psikanalitik literatür bu üç dönüşüm dönemini iç içe geçen bardaklar gibi kurgular. Ödipal çatışmalar daha geniş ölçekte ergenlikte, ergenlikte çatışmalar daha makul bir biçimde orta yaşta tekrar cereyan eder. Orta yaş krizi zamanda yolculuk gibi bizi ilk gençlik yıllarına götürür. Fakat bu sefer olasılıklar ve manevra kabiliyeti/alanı azalmıştır. Üstelik gençken uzak görünen gelecek gelmiştir. Aklımız bir karış havada değildir, hayaller gerçekleşmemiş ya da gerçekleşecek projelere dönmüştür. Orta yaş tefekkürün, ergenlik isyanın, çocukluk neşenin mecrasıdır. Oyun çocukluğuyla ergenlik arası (latent) dönem -ki günümüzde kısalmıştır- görece çatışmanın azaldığı, başarılı bir biçimde bastırıldığı, çocuğun toplum ve uygarlıkla uzlaştığı fırtına (ergenlik) öncesi sessizlikte geçer. Kızlar ve erkekler çeteleşirler. Ergenlik bir yönüyle de çetelerin dağılıp çiftlere dönüşme sürecidir.
Filmin baş rolündeki Martin boşanmanın eşiğindedir, Nikolaj’ın eşini üç küçük çocuk kapmıştır, beden eğitimi öğretmeni Tommy eşini kaybetmiş, yaşlı ve hasta köpeğiyle yalnız yaşamaktadır. Müzik öğretmeni Peter ise şimdiye kadar kadınlara hiç yaklaşamamıştır. Dört yaşlı delikanlı hemcins ilişkilerine sarılır, adına deney dedikleri riskli bir oyun kurar, hızla ergenliklerine gerilerler. Bu hıza ve oyuna bedenleri eşlik edemeyecektir. Kırkından sonra azanı teneşir paklar.
Kaygı
Körkütük, gençliğin, aşkın, aşırılığın olduğu kadar kaygının da filmidir. Gençlerin sınav ve gelecek, yetişkinlerin canlılık ve kaybetme kaygıları, Kieerkagard’ın kaygı kavramı önemli başlıklar olarak karşımıza çıkar. Varoluşçu felsefenin kurucusu olarak tanımlanan Kieerkegard’a göre kaygı var oluşun özü ve nedenidir. “Sempatik gelen bir antipati, antipatik gelen bir sempatidir.” Kaygı olumlu ve olumsuz yönleriyle kabul edilir; insan gelişiminin nihai aşaması (özgünlük), kaygıyı ve sorumluluğu sahiplenmektir. “Endişe özgürlüğün baş dönmesidir.”
Psikanalitik kuram ve pratikte kaygı, oldukça merkezi bir konumda olmasına rağmen halen bulanık bir kavramdır. Söz konusu kaygıysa, belki de kafamızı hep karışacaktır. Freud başlangıçta bastırmanın kaygıya yol açtığını söyler, sonra (1926) tam tersini savunur: kaygı bastırmaya yol açar. «Kaygı bir yandan travmanın bekleyişi, diğer yandan bunun hafifletilmiş tekrarıdır.» Freud açısından kastrasyon kaygısı, sevginin (ve sevgi nesnesin) kaybı, (süperogo) onayının kaybı temel kaygılardır.
Lacancı psikanalizde ise bambaşka bir kaygı kuramıyla karşılaşırız. Kaygı, “gerçek” düzleminin temsili olmayan tipik duygulanımıdır. Tereddütsüz bir kesinlik olarak deneyimlenir, söze dökülemez, başka bir duyguya tahvil edilemez. Freud’da kaygı nesne kaybıyla ilişkiliyken, Lacan tasarlanamaz bir fazlalığın (eksiğin eksilmesinin) tehdidinden bahseder. Lacan’da da kaygı Kierkegaard’dakine benzer biçimde öznenin varlığına, kurucu çelişkilerine içkindir. Mesele kaygılanmamak değil, kaygıyla nasıl baş ettiğimiz, nasıl arzuladığımızdır. Tüm psikanalitik ekollerin ortak fikri kaygıdan muaf olamayacağımızdır. Sosyal devletin (“baba işlevinin”) ortadan kalktığı, orta sınıf ve değerlerinin aşındığı, kurumların çürüdüğü, krizin norm olduğu, büyük anlatıların geri çekildiği, herkesin kendi bacağından asıldığı modern yaşam, şiddeti gittikçe artan kaygıyı tetikler. Çağımız kaygı çağıdır; çılgınlık da kayıtsızlık da kaygının yoğunluğuna işaret eder.
“Ateşleme” deneyin son aşamasıdır. Sarhoşluğun da ayıklığın da ötesidir, mutlak bir kayıtsızlık amaçlanır. Öğretmenler bu aşamada en sert içkileri kullanırlar. “Blackout”, yoğun alkolle oluşan uyanık ama farklı bir bilinçlilik halidir. Davranışta kontrol kaybedilir, bellek kaydetmeye direnir. Yaşananlar öznenin deneyimi değildir, öznellik adeta askıya alınır. Martin sokakta sızar, Nikolaj altına kaçırır. Sefil ve rezil olurlar. Kadınlar artık katlanamaz, çocukları alıp evi terk eder. Deney “olumsuz sosyal sonuçları” ve alkolizm riski nedeniyle sonlandırılır. Süreç huzurdan kayıtsızlığa, keyiften zevke (jouissance) ulaşmanın, imkânsız arzunun özetidir bir bakıma. Kaybedecek pek bir şeyi olmayan çetenin en yaşlı ve yaralı üyesi Tommy ebedi huzura kavuşur. Deney önce deneyime sonra yineleme zorlantısı ve travmaya dönüşür.
Deneyim sözcüğünün etimolojik kökeni “denj” tartmak, karşılaştırmak anlamına gelir (www.nısanyansozluk.com). Vurgu farklılıktadır. Farklılık insan ruhsallığın gübresidir. Otomatizmin, başkanın yokluğun yutucu sonsuzluğunun sonu, kendini dayatan sınırıdır. Farklılık ilk ayna, ilk aşk, ilk düşman ve ilk yolculuktur: ilk ilktir. Farklılık sayesinde nesne ve ikameleri boşlukta belirir, yaşam canlanır, onun sayesinde zihinsel tasarımlar oluşturabilir, düşünebiliriz. Tedirgin edici olduğu kadar çekicidir de. Görünen o ki yaşamda hem aynılıkları (aşinalıkları, alışkanlıkları, tekrarları) hem de macerayı (farklılıklar, yenilikler, deneyimler) ararız.
Kaygı bizi muhafazakâr kılar, alışkanlıklarımıza sığınırız. Deneyim bizi sarsıp dağıtabilir, kaybolabiliriz. Kadim çözüm “denge”dir ama çoğu zaman denge de alışkanlığa döner. Dengeli olmayı arzulamak, arzuyu makul kılmaya çalışır ki ihtiyaçların tersine arzu lügatinde bu iki kelime yoktur. İnsan varoluşu söz konusu olduğunda -kolaya kaçmazsak- karşımıza hep çelişkiler ve paradokslar çıkar. Psikanalizin çözümü (etiği) çatışmaya, semptoma ve arzuya sahip çıkmaktır. “İyi yaşam nedir?” felsefenin sorusudur.
Ama Ne Hayat?
Filmin müthiş müzikleri arasında bir öne çıkar: “What a life.” Parça çeşitlemelere, farklı duyguları yansıtmaya müsaittir. Yaşamı nereden okursanız sorular da oralardan çıkar. Tommy canına kıyarken gençler lise mezuniyetinde bir marş söylerler. Marşın sözleri yaşamı bütün yönleriyle kabul etmeye, kucaklamaya dairdir. Dünyada olmak, yaşamak, hissetmek, ideallerin peşinden gitmek; her türlü acıya, kayba, belirsizliğe rağmen yine de güzeldir. Aydınlık karanlığın yokluğu değildir.
Orta yaş krizi deneye, deney varoluş krizine yol açar. Çetenin üç üyesi deneyi deneyime dönüştürür ve kendilerini tüketen tekrardan, monotonluktan, sahtelikten sıyrılır. Çiftler ve kuşaklar arası kopukluk aşılır, yine ve yeniden yaşam canlanır. Mads Mikkelsen (Martin) mükemmel performansını finaldeki dansıyla taçlandırır. Yaşlar, yaşamlar, yaslar, düzlemler birbirine karışır. Martin gençlerle; içindeki arzulu, canlı gençle birlikte dans eder. Finalde kaygı gövdedeki kovuğuna çekilirken, dallarda neşe ve umut filizlenir.